Gece Modu

Söylenti Dergi olarak yeni bir oluşuma imza atıyoruz! Katılmak istersen yukarıdaki resme tıkla; öykü, şiir, deneme, inceleme, çeviri, çizim ve röportajlar ile bize katkı sağla!



Kültür, ötekilerin ve farklılıkların anlamlandırılma biçimidir, diyor Nilgün Tutal[1]. Bizlerin hayatı yaşanabilir kılmaya çalışması esnasında, aidiyet hissini oturtmaya uğraştığı zamanlar boyunca nesnelere, insanlara ve mekanlara yüklediği anlamlarla aslında günlük hayatlarımızı yeniden kurgulama işi yapılır. Dünya kendi kendine yaşanabilir bir yer olmadığı gibi, milyarlarca öznenin birbirine özne muamelesi yaparak yaşayabildiği bir yer de değildir. Aslen Hobbes’ça ve ondan sonrakilerce de kabul edildiği üzere, uluslararası bir anarşinin hâkim olduğu en temel ayrımlardan birisi özne-nesne ayrımıdır. Bu ayrımı takiben de biz-onlar ayrımı vuku bulur ve toplumları oluşturur. Nesnelere, insanlara ve mekanlara ayrı ayrı atfedilen anlamlar ve bunlar üzerine inşa edilen ayrımlar kültürel dallanmalara sebep olur ve klasik antropolojinin konusunu oluştururlar. Biraz daha açmak gerekirse, kendimize ait bir evimiz olsun isteriz, kendimize ait bir kahve makinemiz, kendimize ait bir eşimiz olsun isteriz. Nesnelerin tanımlarına bir de kendimizi ekleyerek, onları içselleştirir ve mikro düzeyde bir dünya kurarız. Buraya kadar her şey normal gözükse de aslında durum bundan ibaret değildir.

Aslında ev dışarıdan bakıldığında yalnızca bir evdir. Yaşadığım apartman dairesi benimdir, ancak görünüşte milyonlarca daireden bir farkı yoktur. Belli başlı haklarla ve yasalarla, ekonomik ve ahlaki normlarla düzenlenebilen nesne-mekân ilişkilerinde her şey bir insan olan “öteki”nin olaya dahil olmasıyla karışır. Kapımı çalan bir yabancının bu kuralların hiçbirini benimsemediğini, adeta evimin artık evimin pek de bana ait bir yer olmadığını düşündüğümde, ona konuşma hakkı tanımamışımdır. Çünkü ne olursa olsun, bu yabancı benim evimin düzenini bilmeyecek ve benim evime ait olmayacaktır. Eşimi kendim seçerim, mutfak ya da oturma takımını ise eşimle birlikte. Ancak bir nesne olarak “öteki”ni seçmeyeceğim gibi, onu anlamak konusunda da isteksiz davranırım. Kapımdan kovduğum yabancının ne istediğini, derdini sormama gerek yoktur. Ne diğer evlerde yaşayan komşularımla oluşturduğumuz ortak ahlaki bir yargı, ne de yasaların çizdiği bir kural vardır. İşte “öteki”ne dair en büyük sorunlardan bir tanesi, Bourdieu’nun deyişiyle anlaşılabilir konuşmaması, bir diğer değişle ise istenmeyen bir nesneden ibaret olmasıdır[2].

Mead’in de belirttiği gibi insan zihninde nesneler dil üzerinden anlamlarla ve sembollerle ilişkilendirilir[3]. Karşı karşıya kaldığımız yabancılar, bu yabancılar giysileri, dilleri ve etnisiteleri bakımından bizimle yaşamaya değer görülmezler. Onlar birden ortaya çıkmışlardır ve toplum bazında düşünürsek, ulusla mekanımıza, home-land’imize girmeye hakları yoktur. Bu ülke bize aittir diye düşünürüz, sonrasındaysa onlardan rahatsızlık duyarız. Medyanın günümüzdeki her mekâna ve zaman dilimine sığışabilecek kadar portatif ve girişken olmasıyla birlikte, Suriyeli mülteciler gerçeğini nasıl kurguladığımız sorusu neredeyse Suriyeli mülteciler olgusundan daha önemli hale gelmiş vaziyette. Prof. Tutal’ın dediği gibi, “Ama bu gerçekliğin günümüzde nasıl kurulduğu, en az bu gerçeklik kadar önemlidir” çünkü toplumsal tepki, şiddet ve dışlama vakalarını politika üreticilerinin nasıl okuduğu ve buna nasıl bir önlem alacağı sorusu bunun karşısında cevaplanabilir. Toplumun ve insanların bulduğu, karşı karşıya kaldığı temsiller bakımından, herhangi bir siyasi parti veya görüşe bakılmaksızın, hakim olan mülteci yaklaşımlarından üçü göze çarpıyor:

1- “Geri gönderilmesi gereken” mülteciler: İnsanların gözünde öncelikle yoksulluğu, kendisinden kötü şartların her an kapıda olduğu gerçeğini hatırlatan ve onları da bunun içine çekecek olan mülteciler bakış açısıyla şekillenir ve şekillendirilir. Temelde kültür ve sosyo-ekonomik farklılık vardır. Kültür farkı açısından incelemek gerekirse, Batılılaşmayı savunan ve benzer ideolojideki yayın organlarının yer verdikleri söylemler genellikle mültecilerin bir zenginlik getirmeyeceği, mültecilerin, yani “onların” kültürünün kendi kültürlerinden alt seviyede, Batılı değil fazlaca Doğulu olduğu yönünde şekillenirken, bir yandan da onların ekonomik açıdan birer yük olduğunu savunmaktadırlar. Bu bağlamda, kültürel değerleri düşüren, Avrupalılıktan uzaklaştıran mülteciler bir an evvel geri gönderilmelidirler. Bu bakış açısında modernliğe ve gelişmeye karşı geri kalmışlığı imgeleyen mülteciler söz konusudur. Bu imgelem milliyetçi bakış açısıyla da ortaklıklar gösterir.

2- Sessizlik ya da misafir olarak mülteciler: Bu bakış açısında zaman zaman belli başlı olaylara karşı sessizlik yer kaplar. Bu bakış açısı ana akım medyada daha çok yer bulmuştur, halkı yalnızca gördükleriyle baş başa bırakıp genellikle mültecilere yardım görüntüleri diğer haberlere kıyasla daha fazla konularak konu insani yardım gündeme getirilir. Böylece yardım, bir ekonomik araç olmaktan da çıkarılmaya çalışılır. Bu bakış açısında devamlılık ve kültürel uyum süreçleri atlanıp dışarıda görünenle televizyonda görülen arasında bir fark yaratımına sebep olur. Yani halk sefalet içinde yaşayanların hamisi pozisyonundadır, bu insani, dini ve birtakım kültürel değerlerle desteklenir.

3- Ucuz işçi sorunu olarak mülteciler:  Bir diğer akımsa mültecilerin yerel işçilerden daha da ucuza çalıştırılmasıdır. Prof. Murat Erdoğan’ın da 2014’te yaptığı çalışmalarda dikkatleri çektiği üzere, özellikle Güneydoğu Anadolu bölgesindeki yerli halkın bu durumdan rahatsız olduklarını yüksek oranda belirttikleri gözlemlenmiş, bölgede yaşayan insanlara hitap eden yayın organları da bu durumu aynen yansıtmış, internet yayınlarında bir de gelen mültecileri etnik olarak ayırarak etnisite ve işçi sorunu üzerinden bir imgelem yaratmak durumundadır.

Tüm bu imgelemler, birbirleriyle çelişme ve çatışmalara sahne olmakta, kökenlerini ideolojilerden alırken bazen de bu ideolojilerle ters düşmektedirler. Haber sitelerinde ve kanallarda genellikle haberler de bir başka söylemden alınırken, mikrofonlar bir türlü mültecilerin sorunlarını çözmeye ve toplumsal entegrasyona uzatılmamaktadır. Söylemlere göre haber yapılıp yeni bir söylem oluşturulurken ortaya çıkarılanlar gerçekler değil, gerçeğe benzeyen birtakım temsillerdir. Bu temsiller ver söylemler de halk tarafından seçilip benimsenerek, sorunlar ya da tarafsızlıklar zamanla artıp şekillenebilir. Burada açık olarak belirtilmeye çalışıldığı gibi, durum politik ve medyatik bir hâl almaya devam ettikçe Gayatri Spivak’ın Madun Konuşabilir Mi? adlı makalesine dönmeye başlamıştır. Makalenin özet anlatısı sizi post-kolonyalizm üzerinden bir başka ufuk açıcı yere sürükleyebilir. Okuyucularımıza temennimiz gördüklerinin çoğu kez gerçekler değil, temsiller olduğunu ve bu temsillerin ise ortak bir yaratı olduğunu hatırlamalarıdır.

[1] Tutal Nilgün. Söylemler Ve Temsiller: Fransızlar Türkleri Nasıl Anımsıyor Ya Da Fransız Imgeleminde Türkler. Ankara: Phoenix Yaynevi, 2006.

[2] Tutal Nilgün. Söylemler Ve Temsiller: Fransızlar Türkleri Nasıl Anımsıyor Ya Da Fransız Imgeleminde Türkler. Ankara: Phoenix Yaynevi, 2006.

[3] Mead Herbert. Zihin, Benlik ve Toplum. Çeviri: Yeşim Erdem. İstanbul: Heretik Yayıncılık, 2017.

CEVAP VER

Yorum girişi yapınız.
Adınızı girin