Yüzüklerin Efendisi’nde Ahlak Felsefesi ve Sosyal Yapı

Aragorn: “There is still hope.” (Hâlâ umut var.)

Son zamanlarda dizi projesiyle yeniden gündemimize gelen Yüzüklerin Efendisi’ni yeniden hatırlamakta fayda olacağını düşündük. Birinci ve ikinci harbin sonlarına doğru üzerinde kara bulutlar gezinen; yağmurların kurşun, moloz, kül ve kan dolu bulutlardan düştüğü yılların ortalarında, Avrupa ve Doğu mitlerinin kendi potasından geçirilmiş bir nevi birikimi olan Yüzüklerin Efendisi’nin doğuşuyla tartışmalar başladı: Alegorik bir eser mi, değil mi? Tolkien her ne kadar bu eserin alegorik olmadığını söylese de kitap kendi içerisinde bir insanlık eleştirisi ve kendi gerçekliğine uygun sistemleri dış dünyadaki gerçek sistemlerden sentezlemiş ve bir idealar dünyası kurmuştur.

Yüzüklerin Efendisi’nde o günün toplumlarında görülen ve kitabın yazıldığı dönemlere tekabül eden üretim ve yönetim sistemlerindeki değişiklik Henry Ford sisteminin geliştiği ve işçi sınıfının bir cemaat yapısına dönüştürülmeye meyledildiği döneme tekabül ediyor. Bu dönemde fabrikaların etrafındaki yerleşimlerde işçileri üretim sistemine adapte edebilmek için üretilmesi tasarlanan toplu yerleşim yerleri Yüzüklerin Efendisi’nde Isengard’daki Uruk-hai (üstün ork ırkı) üretiminde gözlenebiliyor. Isengard etrafına kurulmuş sürekli çalışma alanlarında orklar her zamanki göçebe hayatlarından daha memnunlar ve daha iyi çalışıyorlar. Isengard’da üretim için doğa katlediliyor, ”endüstrinin ve dişlilerin devri” Isengard’ı güçlü kılarken ortaya yeni bir nesil de çıkartıyor: Endüstri üretimi bir ırk. Bu yeni ırk acıyı hissetmiyor, emirleri yerine getiriyor ve yorulmuyor: Tam da endüstri çağının ve Ford’un istediği bir nesil. Kitabın normalinde ork ırkının çalışma gücünü kıran şey zaman ve niyettir, yani aydınlık ve iyilik. Gündüzleri koşamayan ork neslinden Uruk-hai nesline geçiş doğanın endüstrinin hizmetine verilmesiyle oluşmuştur. Günümüzdeki zengin kesimlerin savurgan oğulları yerine daha çalışkan oğulları üretilmiştir. Artık bu yeni neslin emirleri takip etmek için zaman ve ahlaki niyet karşısında duyacakları acziyet gibi kavramlar yoktur. Acıyı hissetmeyen, özbilinçleri olmayan, ego-ideallerinin (kendilerini görmek istediği biçimlerinin) tamamen liderlik bilincine aktarıldığı bu nesil modelinin tek bir amacı vardır, efendilerine zaferler kazandırmak. Dolayısıyla ahlak felsefesi açısından denilebilir ki Karanlık Taraf’ta bir doğuştan determinizm (dış etkenlerle sınırlandırılma) hâkimdir ve karanlık gücünü arttırdıkça bu determinist hâl de artacaktır, keza endüstri bizlere daha çok doğuştan kısıtlamalar getirecektir. Burada endüstri çağının istediği nesille nasyonel sosyalistlerin istediği neslin ne kadar da birbirine (korrelatif olarak) yaklaştığını gözlüyoruz.

Davranışların mantığı bakımından incelediğimiz zaman karanlık tarafın amaçlarına ulaşmak için kullandığı araçların uygunluğuyla aydınlık tarafın uyumsuzluğu, iyi-kötü, umutsuzluk-ümitvarlık temel çatışmaları etrafında bizi zorlu ve eşitsiz savaşlara götürüyor. Eğer rasyonel düzlem bir diyalektik halinde işleseydi ya da tamamen toplumsal çatışmalar tarihe yön verseydi, kazanan taraf Sauron olacaktı ya da Orklar komünizmi getireceklerdi. Ancak hikâyenin geneline baktığımızda durum böyle değil, determinizmin (kaderciliğin, ön kabulcülüğün) ve pragmatizmin (araçsal faydacılığın) temel noktalardan kırıldığını görüyoruz. İyi niyetin, saf olanın ve bu yüzden küçümsenip görülmeyenin aslında hayatımızda ne denli büyük değişiklikler yapabildiğidir. Hobbitlerin yüzük karşısında bu kadar etkilenmemelerinin altında yatan sebebi çocuksu bir saflığa, iyi niyete ve kendini bir başka rolle maskelemeden açığa vurmaya bağlayabiliriz. Bu savaş-dışı olarak tanımlanan ırk aslında üzerine hem kaderin hem de kendi tercihinin bir sonucu olarak sorumluluk alıp özgür iradesini son dakikaya kadar saklayarak yüzüğü taşıyor.

- Advertisement -

Güç yüzüğü adeta Sauron’un tüm akıllara ve inançlara hükmedip, geleneksel olarak bölünen toplumları ve yanlış işleyişleri sonucu, üremelerinden bile olan insanları ve diğer ırkları kölesi haline getirmesi için bir araçtır. Bu yüzüğün getirdiği en önemli ilke ise var olmak için kontrolsüz tüketim ve üremedir. Tıpkı günümüz toplumunda önünün alınamadığı gibi. Tıpkı bugün şehirlerimizin merkezlerinin hemen üzerlerinde kendi kendilerine oluşturdukları bulutlar gibi. Yüksek bir kulede, narsistliğiyle yerden ve işçilerden yukarıda, elitlerin de en üstünde yer alan Sauron’larımız, güç yüzüklerini hâlen daha bulamamış olacaklar ki, Hobbitlerimiz bir türlü gerçekten ve tamamen zincire vurulamıyorlar. Seçimlerin rasyonelden çıkıp irrasyonaliteye doğru savrulduğu, kaderciliğin kabul edilse bile en kilit anlarda ahlaki seçim sayesinde tüm kötü gidişatın değiştiği bir evren görüyoruz. Ahlakın ve şefkatin bilgelikle sağlandığı ve kesin yargının konulamayacağı düşüncesinde olan çoğunlukla-kaderci bir anlayış bu. Şimdilerde yükselen daha geleneksel rejimlerin oy oranlarında seslerini yükseltmeye başlamaları gibi, Yüzüklerin Efendisi’nde de bu oluyor. Tarihin mantıkî şemasına göre yenenin Sauron ya da ona benzeyen bir toplum olması beklenirken, feodal ve bilge kralın yönettiği, elitler meclisinin şekillendirdiği geleneksel rejim ve güç anlayışı galip geliyor. Gerçek dünyanın haricinde, buradaki yöneticiler halklarıyla ilgilenmediklerinde soyları tükeniyor. Halklarını korumak ve onları siyasal güce bulaşmak zorunda bırakmadan kaynaklarını paylaşıyorlar. Burada Tolkien’in ütopyasını bir nevi ”İdealize Edilmiş Feodalite” olarak ele almak mümkün. Karanlık ve her şeyi gören gözün durmadan çalışan bir ırkla tam bir “panoptikon” (herkesi her an gözleyen, büyük göz) usulü distopyadan, feodal bir ütopyaya geçişini izliyoruz. Farklılıkların daha da ayrıştırılmadığı, ortak meclislerin bulunduğu bir ütopya bu. Dengenin yerine oturtulduğu ve bu dengeyi gözleyen bekçilerin olduğu bu ütopyadan, pekâlâ mağlubiyet yaşayan kendi insanlığımıza Samwise Gamgee’nin gözleriyle bakmak mümkün olabilir.

 

Gandalf: “Many that live deserve death. And some that die deserve life. Can you give it to them? Then do not be too eager to deal out death in judgement. For even the very wise cannot see all ends.”

(“Yaşayanların çoğu ölmeyi hak ediyor. Ancak ölenlerin bazısı da yaşamayı hak ediyor. Bunu onlara sen verebilir misin?  O zaman ölüm hakkında hüküm vermeye o kadar da hevesli olmayacaksın. En ârifleri bile her şeyin sonunu bilemezler.”)

Yorum Yap

Yorum girişi yapınız.
Adınızı girin

Avatar
Onur Tuğrul Karabıçak
Ayırıcı sosyolojik tanı birimi.

Must Read

Atiye 2. Sezon İncelemesi

Atiye, ilk açıklandığı günden beri merak uyandıran, oldukça ilgimizi çeken bir yapım olmayı başarmıştı. Atiye 2. sezon incelemesine başlamadan önce hem karakter gelişimlerini hem...