Türk Edebiyatında Bir Polemik: Sabahattin Ali-Atsız Davası

  2. Dünya Savaşı’nın sonlarına yaklaşıldığı zaman tarihin bir yerinde bir tarafta Komünizm, diğer tarafta ise Faşizm yer almıştır. Türkiye fiilen savaşın içinde yer almamış fakat bu siyasi akımlardan oldukça etkilenmiştir. Dış politikada yaşanan çalkantılı durumlar iç politikaya da yansımış, 1944 yılında Türk siyasetinin yanında Türk edebiyatını da yakından ilgilendirecek bir olay meydana gelmiştir. Bu olay Sabahattin Ali ile Hüseyin Nihal Atsız arasındaki hakaret davasıdır.

  Her şey Nihal Atsız’ın Orhun’da dönemin başbakanı Şükrü Saraçoğlu’na ithafen iki mektup yayınlamasıyla başlamıştır. Bu mektuplardan ikincisinde Atsız, Sabahattin Ali’ye “vatan haini” demiş ve bu söyleminden ötürü Ali kendisine hakaret davası açmıştır. Bu dava bir bakıma o dönemin tüm siyasi çekişmelerini içinde barındırmaktadır ve bundan dolayı olacaktır ki davayı izleyen süreçte yaşananlar bu çatışmanın nabzını daha da yükseltmiştir.

Davayı Hazırlayan Süreç

- Advertisement -

  Şükrü Saraçoğlu’nun 5 Ağustos 1942’de TBMM’de o dönemin siyasi havasını sözlerine yansıtarak yaptığı konuşma süreci başlatmıştır. Dışta savaşın oldukça yüksek bir tempoda devam ettiği, içeride ise Almanların politik baskısının iyice hissedildiği bir dönemde yaptığı bu konuşma, davanın ilk tohumlarının atılmasına sebep olmuştur.

  Saraçoğlu’nun bu konuşmasından yaklaşık iki yıl sonra Orhun dergisinin 1 Mart 1944 tarihindeki sayısında Nihal Atsız “Başvekil Saraçoğlu Şükrü’ye Açık Mektup” adlı bir makale yayınlamıştır. Nihal Atsız bu mektubu, Şükrü Saraçoğlu hem Başbakan hem de Türkçü olduğu için kaleme almıştı. Zaten eğer ki Saraçoğlu bu iki sıfatı da nüfuzunda barındırmasaydı ona böyle bir mektup yazmak manasız olacaktı.

Nihal Atsız’ın 1944’te yazmış olduğu makaleye göre, Şükrü Saraçoğlu’nun 5 Ağustos tarihli meclis konuşması Türkçü çevrelerde sevinçle karşılanmışsa da Türkçülüğün sözde kalıp fiiliyata geçmemesinden rahatsızlık duyulmaktadır. Bunun yanında yine Atsız’a göre, Türkçülük sözde kalırken bu ülkenin düşmanı olan solcular gizli veya açık bir şekilde fikirlerini yaymak için propagandalarına devam etmekteydi. Solculuk kayıtsız kalındığı için gelişmekteydi. Liselerde bu fikri savunan “hastalar” vardı. Yüksek öğretimde bu “hastalık” daha da artmaktaydı. Bu cereyan düşünce halinde de kalmayıp dergiler çıkararak vatana saldırmaktaydı. Çıkardıkları dergiler kapatılsa da yenisi çıkartılmaktaydı.

   Nihal Atsız ilk mektubunun Başbakan Şükrü Saraçoğlu tarafından da iyi karşılandığına inanmaktaydı. Çünkü Başbakan da yurt meselelerinde onlar gibi düşünmekteydi. Anayasamıza göre ülkemizde komünizm yasaktı. Türkiye’ye komünizmi getirmek isteyenler millet nazarında soysuz ve namert oldukları gibi kanunlara göre de haindi. Bütün dünyada vatan düşmanlarına müsamaha gösteren hatta onlara mevki ve yetki veren tek ülke Türkiye’dir. Onlar Halk Partisi’nin çok esnek olan altı okundan halkçılık ilkesine sığınarak kendilerini halkçı gibi göstermekteydi. Bu sözleri sarf ettiği ikinci mektubunda Sabahattin Ali ile ilgili kısım ise şöyledir:

“…Bugün Maarif Vekâleti’ne bağlı Dil Kurumu azasından ve Ankara’daki Devlet Konservatuar’ı öğretmenlerinden bir Sabahattin Ali vardır. Hemen hemen bütün kendisini tanıyanların komünistliğini bildiği Sabahattin Ali 1931 yılında Konya’da 14 ay hapse mahkûm edilmiştir. Sebebi de başta o zamanki Reisicumhur Atatürk olduğu halde bütün devlet erkânını ve rejimi tehzil eden manzum bir hezeyan name yazmasıydı. Bazı mısralarını bugünkü bazı mebuslarında bildiği bu hezeyan namenin tamamını Konya’daki adliye arşivinde bulup çıkarmak kabildir. Sayın Başvekil! Buraya bilmecburiye yazarken büyük ıstırap duyduğum iki mısraında (beni mazur görmenizi rica ederim) bu vatan haini şöyle diyordu: İsmet girmedi mi hala hapse Kel Ali’nin boynu vurulmuş mudur? Maarif Vekâletinin sevgili memuru bulunan bir komünistin hapse girmesini temenni ettiği İsmet, pek kolaylıkla anlayacağınız gibi o zaman ki başvekil, şimdiki reisicumhur ve hepsinin üstünde İnönü zaferlerinin Başkomutanı İsmet İnönü olduğu gibi, boynunun vurulmasını istediği Kel Ali de, Ayvalık”ta Yunana ilk kurşunu atan alayın kumandanı Ali Çetinkaya”dır. Bu hezeyanları yazan Sabahattin Ali, bugün kültür işlerinin mühim bir mevkiinde, Maarif Vekili Hasan Ali”nin şahsî sempatisi sayesinde, batırmak istediği Türk milletinin parasıyla rahatça yaşamaktadır.”

  Nihal Atsız mektubunun devamında komünistlerin orduya girmeye çalıştığını, hükümetin bu durum karşısında oldukça hassas olmasına rağmen Maarif Vekâleti’ndeki komünistlere karşı kayıtsız olduğundan yakınmıştı.

  Tüm bu olayların yanında şöyle bir ilginç gerçek daha vardır ki o da şu dur; Aslında Nihal Atsız’ın yayınladığı bu mektupların asıl hedefi Hasan Ali Yücel’di ve Atsız’ı bu mektupları yazma konusunda kışkırtan Hasan Ali Yücel’in rakibi Reşat Şemsettin Sirer’di.

Dava Günü Ve Yaşananlar

  Dava 26 Nisan 1944’te Ankara’da görülmeye başlanmıştır. Okunan iddianamede Nihal Atsız’ın Sabahattin Ali’ye “vatan haini” dediği için cezalandırılması istenmiştir. Sabahattin Ali de şikâyet dilekçesinde Nihal Atsız’ın kendisine hakaret ettiği için cezalandırılmasını ve 1.000 lira tazminat ödemesini talep etmiştir. Sabahattin Ali’ye söyleyeceği başka bir şey olup olmadığının sorulması üzerine ise Sabahattin Ali, Nihal Atsız’ın kendisine “vatan haini” diyerek bir insana yapılabilecek en ağır hakareti yaptığını, bu hakaret yüzünden halkın ona düşman olduğunu ve öğrencileri karşısında şeref ve onurunun kırıldığını belirtmiştir. Ayrıca Nihal Atsız’ın kendisine karşı ilk hakareti olmadığı, 1940 senesinde kitap olarak basılan “İçimizdeki Şeytan” adlı romanı sebebiyle ona “milliyet düşmanı, Rum dönmesi” gibi hakaretlerde bulunduğunu söylemiştir.

  Bu zamana kadar Nihal Atsız’a cevap vermediğini belirterek son olaydan sonra dava açmasının sebebi olarak bu hakaretin sadece kendisine yapılmamış olmasını öne sürmüştür. Nihal Atsız da buna cevaben Sabahattin Ali’nin şahsına değil belli bir zümreye karşı o kelimeyi kullandığı cevabını vermiştir.

   Davanın ikinci duruşması sırasında yaşananlara bakıldığında Nihal Atsız’ın her iki avukatının da Sabahattin Ali’nin “İçimizdeki Şeytan” adlı romanından alıntılar yaparak bu romanda yer alan “Nihad” karakterinden kastedilen kişinin aslında Nihal Atsız olduğu ve bu roman vasıtasıyla kendisine hakaret edildiği iddialarında bulunmaları dikkat çekmiştir. Avukatlar ayrıca Sabahattin Ali’nin bu romanındaki “Nihad” karakteriyle aslında Nihal Atsız’ı kastettiğini bazı kişilere söylediğini ve bunu tanıklarla kanıtlayabileceklerini de ileri sürerek tanıkların dinlenmesi için mahkemeye çağrılmalarını talep etmiştir. Sabahattin Ali ve avukatının bu iddiaya cevabından sonra iddia makamının görüşlerine geçilmiştir. İddia makamı, savcı, avukatların bu taleplerinin mahkemeyle ilgisini olmadığını, şayet adı geçen kitaplar suç teşkil etse dahi kitapların neşir tarihi dikkate alınırsa zaman aşımı söz konusu olduğunu belirterek avukatların taleplerinin reddini istemiştir. Bunun üzerine hakim de bu talebi reddetmiştir. Daha sonra savcı esas hakkındaki görüşlerini okuyarak Nihal Atsız’ın cezalandırılmasını talep etmiştir.  Dava sonunda Nihal Atsız, 6 ay hapis cezası ve 66.60 lira para cezasına çarptırılmış, daha sonra cezası 4 aya düşürülmüştür ve nihayetinde cezası tecil edilmiştir. Ayrıca 100 lira manevi tazminat ödemeye de mahkum edilmiştir.

KAYNAKÇA

Türk Edebiyatında Polemikler Özel Sayı, Hece Dergisi, Sayı 258,259,260,2018

 

Yorum Yap

Yorum girişi yapınız.
Adınızı girin

Kader Gürcüoğlu
Kader Gürcüoğlu
bilmekten çok öğrenmeyi kendine amaç edinmiş, biraz da fazlaca meraklı sıradan bir birey.

Must Read

Bir Tarık Tufan Romanı: Düşerken | 18 Alıntı

Kendilerine kaçacak yer arayan İshak ve Jülide'nin düşerken denk gelen hikayelerini, kaçışlarını ve Tarık Tufan diliyle ''yaralarını'' okuyoruz. Bizim de ''düşerken'' okuduğumuz romanın alıntılarını...