Lyon’da Düğün – Stefan Zweig

Stefan Zweig, 1881’de Viyana’da doğdu Avusturya, Fransa ve Almanya’da öğrenim gördü. Savaş karşıtı kişiliğiyle dikkat çekti. Nazi baskısı yüzünden birçok ülke ve şehir değiştirmek zorunda kaldı. Bu göçebe yaşamı kitaplarına ve öykülerine yansıdı. Hiçbir yere ait olamama hissi ve Freud hayranlığı birleşince içsel sarsıntılı ve bir o kadar da psikolojik öykü ve romanlar ortaya çıktı.

”Herkes bu olağanüstü gerçek karşısında kendi yazgısını unutmuştu; her biri onların anladığını, empati kurduğunu, mutluluklarına katıldığını ya da yaklaşan son nedeniyle üzüntü duyduğunu söyleme ihtiyacı duyuyordu, fakat son derece heyecanlı ve kavuşmanın çoşkusundan kendinden geçmiş olan genç kız her türlü acımayı gururla reddetti. Hayır, o mutluydu.”

Kitap üç öyküden oluşuyor. Dili akıcı ve kitap sürükleyici. Psikolojik tahlillerle dolu bir yapıt. Üç hikayenin de ortak yanı; toplumdan soyutlanmış, dışlanmış, yalnız insanları konu almış olması. Üçünde de soyutlanmış insanların bakış açısı, toplumun onlara tutumu, soyutlanmanın getirdiği savunma mekanizması anlatılmış. Zweig’in kitaplarında genellikle göz önünde olan hayatları değil, örselenmiş, dışlanmış ve hüzünlü yanı çok olan konuları tema alması melankolik bir yazar olarak tanınmasına neden oluyor.

”Sadece yeni evli çiftin olduğu küçük odada sessizlik vardı. Tüfeklerin sert dipçik sesleri bile yorgun çifti uyandıramamıştı.”

Stefan Zweig

- Advertisement -

 

Lyon’da Düğün, İki Yalnız İnsan, Wondrak isimli üç hikaye barındıran kitap ismini ilk hikayeden almış. Lyon’da Düğün Fransız Devrimi sırasında karşı devrimcilerin toplandığı hapishaneye tesadüfen denk gelen iki sevgilinin huzur dolu nikahını anlatır. 1793’te kurşuna dizilmeyi bekleyen insanların tutulduğu hapishaneden sevinç nidaları duyulur. Suçlu ya da suçsuz oldukları belli olmayan kişilerin tutulduğu bu cadı avında aşkın ve birlikteliğin gücü ölümü bile ölümsüz kılabilmiştir…

”Fakat doğa bizi yasalarındaki ahenge, uyuma öyle bir alıştırmıştır ki, onun görmeye alışık olduğumuz uyumundaki en ufak bir kayma bizi tiksindirir, korkutur; bu nedenle Yaradan’ın her hatası yanlış yaratılmış bu varlığa karşı- her ne kadar bir haksızlık ise de ne yazık ki çözümü yoktur- içimizde öfke uyandırır. Daha da kötüsü tiksintimizi onu özensiz yaratana değil,hiçbir suçu günahı olmayan eserine yöneltiriz: sakat ve biçimsiz varlık yeterince sıkıntısı,derdi yokmuş gibi sağlıklı ve kusursuz varlıkların nahoş davranışlarına da katlanmak zorunda kalır.”

İki Yalnız İnsan’da aslında her gün görüp belki de görmezden geldiğimiz, toplumsal güzellik algılarını sorgulatan bir konu anlatılmış.Aynı fabrikada çalışan iki işçi; biri herkesçe çirkin diye anılan bir kadın, diğeri monotonlaşmış hayatında yaşayan bir erkek. Erkek kadına tesadüf eseri kulak verir tüm ön yargılarını yıkarak. Herkesin dalga geçip eğlendiği kişiyle konuşunca aynı hayatı yaşadıklarını fark eder. Yaraların sarılacağı bir sohbet olur. İki yalnız bir bütün olur..

Biri ön plandadır aslında herkes onu bilir, herkes kendi hayatındaki eksikleri o kişi üzerinden tatminler. Herkes, çirkinliği kabullenmiş o kişiden nemalanır. Sonra ”mükemmel” (!)  hayatlarına devam ederler..

‘Şimdiye kadar hiç kimseye söyleyemediklerini, hatta kendilerine bile itiraf edemedikleri şeyleri birbirlerine anlatıyordu bu iki yalnız insan, oysa birbirlerini doğru dürüst tanımıyorlardı bile. Fakat birinin yüreğinden kopan çığlık diğerinde karşılık buluyordu,çünkü onların acıları akrabaydı.”

Wondrak’da da yine toplumdan dışlanmış bir kadın anlatılır.Bohemya’nın küçük bir kentinde dış görünüşü nedeniyle sürekli alay edilen bir kadın tevacüze uğradıktan sonra doğurduğu çocuk sayesinde hayata tutunur.Tam çocuğun askerlik yaşı geldiğinde 1. Dünya Savaşı devam etmektedir. Kadın, ona hayat veren oğlundan kopmak istememektedir.. 

”Şaşı bir göz, yamuk bir dudak, yarılmış bir ağız gibi doğanın bir kereliğine yaptığı bir hata, bir insanın gittikçe artan acısına, ruhunda onarılmayacak bir yaraya dönüşebilir; etrafımızı saran dünya dediğimiz ve inanmakta güçlük çektiğimiz gezegendeki anlam ve adalete olan inancımızı şeytani bir felakete dönüştürür.”

Zweig üç hikayede de dışlanmış insanı konu alarak bir toplum hicvi yapmakta, insanlığın ne konuma geldiğini gözler önüne sermek istemektedir. İnsanın kendini eleştirmesini, yanlış davranışların kişi üzerinde nasıl bir psikolojik etki yarattığını anlatmaktadır. Wondrak hikayesinde dışlanan kişiye tecavüzün mü yoksa toplumda sürekli alaya alınmasının mı daha kötü etki bıraktığı muamma bırakılmıştır. Kitabın arkasında yazan ”karakterlerin başlarından geçenler ‘yazgı’ değil, insanlığın iflasının sonucudur.’‘ cümlesi kitabın ana fikrini vermektedir. Çok etkileyici bir Zweig klasiğiydi demek yanlış olmaz.

 

Yorum Yap

Yorum girişi yapınız.
Adınızı girin

Avatar
Arşiv
Söylenti Dergi'de geçmiş zamanda yazar olan dostlarımızın eserleri bu hesapta arşivlenmektedir. Yazar onayı olduğu sürece kaynak göstererek kullanmak serbesttir.

Must Read

57. Altın Portakal Film Festivali İçin Geri Sayım Başladı!

Antalya Büyükşehir Belediyesi tarafından 3-10 Ekim tarihleri arasında gerçekleştirilecek olan 57. Altın Portakal Film Festivali için geri sayım başladı. T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın...