Abbas Kiyarüstemi: Aşk Üzerine (2010)“Herhangi bir nesneyi alıp müzeye koyuyorlar ve insanların ona bakışı değişiyor. Burada önemli olan, nesne değil senin algın. Şu Selvi ağaçlarına bak. Ne güzeller. Hepsi eşsiz.  Hiçbiri birbiriyle aynı değil. Orijinallik, güzellik, yaş, işlevsellik; bu bir sanat eserinin tanımı. Tek fark galeride değil, kırlarda olmaları. Bu yüzden, kimse onları fark etmiyor. “

 İranlı yönetmen, şair, grafik tasarımcısı, sanatçı… Abbas Kiarostami

-doğumu          

22 haziran 1940 yılında İran’da doğmuştur. Yolunun sanatla kesişmesine dair ilk olay ise resim yapmasıdır. 18 yaşında evden ayrılıp Tahran Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde eğitime başlamıştır ve bir resim yarışmasını kazanmış, üniversitede resim ve grafik tasarımı üzerine öğrenim görmüştür. Mezun olduktan sonra ressam ve grafik sanatçısı olarak çalışmış, kitap kapağı ve poster tasarlamıştır. Sorulduğunda ise yönetmenlik kariyerinin başlangıcını şöyle anlatır; ”bir gün şehirdeki en büyük reklam şirketine gittim ve kendimi yönetmen olarak tanıttım. Termosifonla ilgili bir taslak hazırlamamı istediler ben de bir gece içinde bir şiir yazdım. Bir kış gününü resmettim, karın ilk düşüşü, o soğuk ve karlı caddeler, insanlar ise bir evin içinde termosifonun başına toplanmış hâlde. Birkaç hafta sonra televizyon izlerken şiirimin üzerine kurulmuş bir reklam gördüm, şaşırdım. işte bu yönetmenlik kariyerimin başlangıcı oldu. Ağır ağır ilerledim, küçük piyesler yazdım ve seneler içinde ortalama yüz elli tane reklam filmi yaptım.”

Hiçbir kariyer ve hiçbir yetenek öylece oluşmaz. Yürüyeceği taşlı zorlu yollar vardır. O da öyleydi. Alelade bir reklam filminden dünyaca ünlü filmlere… Bunu kim bilebilirdi?

Sonrasında 50 ye yakın çalışmayla o yolda ilerlemeye devam etmiştir.

-varoluşu

Bunları kenara bırakıp onun bakış açısı sanatı sinemasına gelecek olursak filmleri edebiyatla iç içedir. Tıpkı İranlı Füruğ gibi o da sinema ve şiiri iç içe tutmuştur. Bu konudaki fikri ise şöyledir;

”bir defasında, İran sanatının temelinin şiir olup olmadığını sormuşlardı bana. ben de bütün sanatların temelinin şiir olduğunu söyledim.”

”Bir şiiri daha fazla yorumlamak şiire derinlik getirmez, bu zor bir iştir ve tefsire girer. Bazen bir şiiri olduğu gibi bırakmak gerekir. Bizde uyandırdığı ilk çağrışımla yetinmemiz gerekir. Eğer bir çocuk, bana kar neden bu kadar beyaz diye sorarsa onu ikna edecek bir cevabım olmaz. Bu cevap verememe hali doğanın karmaşık halini anlamamıza yardımcı olur. Şiir hakikatin ötesine gider, gerçeklik âleminin derinliklerine dalar ve bizim metrelerce yükseğe uçup oradan dünyaya bakmamızı sağlar. Şiir az sözle çok şey söyler. Şimdi tekrar üzerine düşünecek olursak; neden kar bu kadar beyaz diye, bu kadar. Fazlası yok. Zaten bizi, bu soruya cevap verilebileceği konusunda kim ikna edebilir?”

Sanatın dallarına birer birer izi değmiş, ruhunu tüm büyülü şeylere de yansıtmıştır. Bir o kadar da şairdir,

“nasıl olur da yaşayabilir
yaşlı bir kaplumbağa
üç yüz yıl
gökyüzünden habersiz.”

***

“cebimde hiçbir şey yoksa, şiirim vardır.
buzdolabında hiçbir şey yoksa, şiirim vardır.
kalbimde hiçbir şey yoksa, hiçbir şeyim yoktur.”

Filmlerinde şiirlere şairane yapısına ve edebi kişiliğine rastlamak mümkün. Bu yüzden bende yarattığı etki her defasında bir şiir kitabını defalarca okumuşum gibi altı çizili sahnelerin izlerini bırakıyor.

İzlediğim kadarıyla yorum yapmaktan çekinemeyeceğim esaslı bir noktası da kameradaki geçişleri, mimik değişimlerinin kusursuz ayarlanışıdır. Filmin konusu filmin ilerleyişinin bu denli kusursuzlaşmasında önemli bir etken de minimalizmi harmanlayarak yarattığı çekim olsa gerek.

Filmler bizden, bizim hayatımızın içinden. Yaşanmayan evrenleri büyülü dünyaların sunduğu imkanları o sadece filmlerde olıur klişsesinin olmadıüı toplumcu bir yönetmen. Öyle ki filmlerinde det toplumu tüm katmanlarıyla ele almış. İran kültürünün Türk Kültürüne yakın coğrafya ve din nedeniyle benzer olması belki biraz daha bizi ona çeken. İzlediğinizde büyüdüğünüz yerleri yaşadığınız günleri sıklıkla tebessümle ve belki hüzünle selamlayabilirsiniz.

”bir ağacı kök saldığı yerden ayırıp başka bir yere taşırsanız, ağaç meyve vermez olur. verse de, kendi yerindeyken vereceği meyve kadar güzel olmaz. bu, doğanın kanunudur. bence, ülkemi terk etmiş olsaydım, aynen o ağaç gibi olurdum.”

 

Bu düşüncesi belki bir çok şeyi anlatıyor. İran’ı ve oradaki sansürlere baskılara olan fikirlerini her ifade ettiğinde oradan çıkıp filmler yapmak yerine kök saldığı yerde büyüyen koca bir çınar olmayı yeğlemiş. Bu onu başarıya ulaştıran en önemli etkenlerden.

“Çektiğim filmlerden hiçbirini yalnızca sansürden kaçmak için yapmadım ve sırf bu amaçla, sıradan bir hikayeyi filme dönüştürmedim. Genel olarak filmlerime bakılırsa, olayların bir evin içinde ya da yalnızca yatak odalarında geçtiği kadın erkek öykülerini filmlerime konu olarak seçmiyorum çünkü bir film çektiğinde filmin öyküsüne öncelikle sen inanmalısın. Bizler daha üst bir gerçekliğe ulaşmak için bir dizi yalanı birbirine ekliyoruz ve adına film diyoruz.”

 

-zihnindekiler

Röportajlarını okumak gerçek anlamda ne olduğunu ne istediğini gösteriyor. Onun söyleşilerinş ve röportajlarını okurken aslında hiç bakmadığım bir açıdan bakıyorum bu yüzden sıklıkla alıntılarına yer vereceğim ancak bu şekilde onun fikirlerini anlamak mümkün;

”+ filmlerinizde klasik batı müziği kullandığınız için eleştirildiniz.

evet ve söylemek istediğim klasik müziğin dünyaya ait olduğudur. gökyüzü gibidir o, ve herkes onu paylaşabilir. amacım genellikle birbirinden ayrı dünyalar arasında birlik yaratmaktır. polisin ve göçmen bürosu görevlilerinin görevi sınır yaratmak, sanatçıların görevi ise onları azaltmak ya da ortadan kaldırmaktı. ”

Ankara Cer Modern’de söyleşi yapıp sergi açan sanatçı sanatın dalları arasında gezinmektedir…

Sergisinde kar ve yollar teması hakimken sanatçının yollara yolda olmak fikrine hissine ne kadar tutkun olduğunu da anlamak mümkün. Her yolculuk beraberinde yeni hikayeler yeni maceralar getirirken onun için yeni fotoğraflar belki yen şiirler ve yeni bakış açılarıyla dolu filmler demektir, kim bilir…

21 Ekim 2014 Ankara söyleşisinde bahsettiklerinden çarpıcı detaylardan bir derleme yapmak gerekirse;

“Çocukluğumdan beri her şeyi gözlemlediğim için sanırım bugün gözlük takmak zorunda kalmış haldeyim.”

“Sevinç ve hüznün toplamından başka bir şey değildir sinema.”

“Kendinden kuşku duymanı sağlayan filmler kaliteli filmlerdir.”

Gelen bir soru ise oldukça çarpıcıdır;
+Büyük yönetmenlerin neredeyse hepsinin herhangi bir üst düzey eğitim ile değil kendi çabasıyla büyük-ünlü olması, sinema eğitimi alanlardan üst düzey sinemacılar çıkmamasının nedeni sorulduğunda “Cevabını biliyorum ama bunu söyleyemem, şunu söyleyeyim, okullar belirli çerçeveler içerisinde eğitim verirler, sanatçı o çerçevelere sığmayandır.” diyerek taşı gediğine oturtmasını becermiştir.

Bu sorunun ve bu yanıtın peşinden gittiğimizde sanatın bir çok dalında bu meselenin tartışılabilirliği kurcaladı zihnimi. Sahi, bir alanda eğitim almayan ya da yüksek düzeyde eğitim almayan kişiler eğitimlilerden daha mı iyi? Bu soruyu sinema yönünden Kiarostami yanıtlamışken ben diğer dallara gezinmek istiyorum. Edebiyat fakültesinden ayrılan yazarlar, konservatuar eğitimi almayan müzisyenler… Ne yani onlara sırf eğitimi yok diye ilgi göstermiyor muyuz? Tam aksine, eğitim bahsedildiği gibi bir mantık bir düzende o işin o şeyin nasıl yürütüleceğini gösterir. Herkes aynı düzende şiir yazıp şarkı söylese robotlaşma ve duygusuz bir sanat olurdu sanırım. Burada esas olay tutkuların, yeteneklerin belirli bir sınırı aşıp ortaya çıkması. Bu bakış açısıyla yaklaşıldığında eğitim alsın almasın her sanatçıdan sanat için gerekli cesareti ve özgünlüğü o duvarı aşarak ortaya koymasını bekleyebiliriz.

Aşk hakkında bir söyleşisinde şöyle der;

“birisi bir zamanlar aşkın yanlış anlamanın sonucu olduğunu söylemişti. bizler yanlış anlamayı ararız…
her türlü iyi şeyi o kişiye atfederiz ve sonra ona aşık oluruz… yani bir bakıma, aşk yanlış anlamanın sonucudur. birini anlamadığımızda ona aşık oluruz. kişinin gerçeğinin farkına vardığımızda, onun düşündüğümüz kişi olmadığını söyleriz. yani aşk, illüzyondan başka bir şey değildir. şükür ki böyle bir yeteneğimiz var. “

 

Aşkın anlaşılabilir bir şey olmadığını anlatır. Çoğu alanda aşk tasviri methiyelerle bezeliyken o aşkın en gerçek en saf biçimde anlamını koyuyor ortaya. “illüzyon”

-Ödüllü Film

Tüm filmlerine tek tek değinmek belki mümkün değil fakat onunla bütünleşen mutlaka izlenmeli denen ödüllü filmi Kirazın Tadı filminden bahsetmezsem Abbas Kiarostami’ye haksızlık etmiş olurum. Film; tam da Abbas Kiarostami’nin tarzına uyan bir biçimde yolda başlıyor. Toz toprak kokulu film hüzünlü bir havada geçiyor. Orta yaşlı bir adam olan Bedii’nin intihar etme çabasını ele alıyor. Bedii yolda giderken yolu her defasında başka kişilerle kesişiyor ve her birinden tek bir isteği var. Peki bu istek yerine getirilebilecek bir istek mi?

Filmdeki yolları başrolün gittiği o yolu karşılaştığı insanları ister istemez kafamda bir yerlere koydum. Yol, en basit tabiriyle ömür… Bu yolda giderken çeşitli molalar veriyor ve çeşitli insanlara denk geliyoruz. Her birinden bir beklentimiz oluyor. Bazı insanlar bu beklentileri ne denli yerine getirir bilinmez ama tıpkı Bedii gibi biz de bir çok kez hayal kırıklıklarıyla devam ediyoruz yola…

Bana hissettirdiği bu evrende yaşamak kadar ölmenin de zor olduğu.

Filmde Bedii’nin karşılaştığı her birey ona isteğini yerine getiremeyeceğini birer birer söylüyor.

Yolu yaşlı adamla kesişen Bedii’ye yaşlı adam bir Türk Fıkrası anlatır;

bir Türk, doktoru görmeye gider ve ona der ki:
“doktor bey, vücuduma parmağımla dokunduğumda acıyor,
başıma dokunsam acıyor, bacaklarıma dokunsam acıyor,
karnıma, elime dokunsam acıyor”.

Doktor onu muayene eder ve sonra ona der ki:
“Vücudun sağlam, ama parmağın kırık!”

Zihnimizdeki şeyler değişmezse asla gerçek sorunu göremeyiz. Bazen sorunu anlamak çözmek için bakış açımızı değiştirmek zorundayız. Acıyan bütün bir beden mi yoksa ona dokunan el mi…

Yaşlı adam Bedii’yi ikna etmek için vazgeçirmek için çok uğraşır. Ona evrenin sonsuz güzelliklerini samimi ve edebi bir dille anlatır. Güneşin doğuşundan Tanrının hediyesi meyvelere kadar…

“tüm bunlardan vaz mı geçiyorsunuz, kirazların tadından vaz mı geçiyorsunuz?”

Bedii kararlıdır fakat bu kararını sorgulama sürecine girer. Gökyüzü ve kuşlar hiç olmadığı kadar farklı gelir ona.

Derken o an gelir çatar…

İzlemeniz adına daha fazla detay vermek istemediğimden bitişin bende yarattığı etkiye değinmek daha yerinde olacaktır sanırım.

Her dehlize düştüğümde açıp açıp izleyeceğim, hep aynı sahnede duraksayacağım bir film…

Film sağlam aforizmalar içerdiği gibi kendimize itiraf edemediğimiz düşünceleri yüzümüze tokat gibi çarpıyor.

Oyuncu seçimi o kadar kusursuz ki, sanki gerçekten yaşanan bir hikayeyi yoldan geçen insanların şans eseri arabaya binmesiyle izlemişiz hissi yaratıyor. Her bir karakter oynamak yerine o anı yaşayan insanlar adeta. Bu filmi izlerken beni daha da etkisi altına alan bir gerçek.

Film bittiğinde zihnimdeki sorulara yanıt ararken, sonu gelmeyecek düşünceler ve üstüme sinen toprak kokusuyla baş başa kaldım.

Onun tarzını sadece izleyenler değil film yönetenler de hayranlıkla izlemekteydi..

“Sözcükler onunla ilgili duygularımı anlatmaya yetmez. Satyajit ray’in ölümü beni epey kederlendirmişti. Ancak Kiyarüstemi’nin filmlerini gördükten sonra, bize onun yerini dolduracak doğru insanı gönderdiği için Tanrı’ya şükrettim”
-Akira Kurosawa

Kirazın Tadı filmiyle 1997’de Cannes’da Altın Palmiye (Palme d’Or) ödülünü kazanan Kiarostami, bu ödüle layık görülen tek İran vatandaşı oldu.

Kiarostami, 1999’da da İranlı şair Füruğ Ferruhzad’ın bir şiirinden alıntı yaptığı Rüzgâr Bizi Sürükleyecek adlı filmiyle de Venedik Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü’nü aldı.

İranlı yönetmen, 1979’da İslam Devrimi’nden sonra ülkeyi terk etmeyip çok sayıda belgesel dâhil 40’tan fazla film çekti. Son iki filmini ise İtalya ve Japonya’da çekti.

 

-yaşamının bitişi… geride kalan sonsuz bir film

Mart ayında kanser teşhisi konulan Kiarostami, Fransa’nın başkenti Paris’te kanser tedavisi görüyordu. Gözlerini yumduğunda 76 yaşındaydı. Ölümün karşılanışı bile onun filmleri kadar kusursuzdu. Öyle ki ölümü en sevdiği şarkıyla bekledi. Hasta yatağında dinlemek istediği son şarkı çok sevdiği şair Sadi Şirazi’nin şarkısıydı.Şarkı ölümün yarattığı çaresiz bir vedanın habercisi niteliğindeydi. Şarkıyı ilk dinlediğimde sarsıldım diyebilirim Sözlerini anlamadan etkisi altına almışken tercüme edilişini okuduğumda ömrümde bundan daha iy bir şarkı duyamayacağımı hissettim. Anladım ki Kiarostami bir kez daha kendi gibi kusursuz bir tercih yapmış. Nobahari.. İranlı bir şarkıcı olan Solmaz Naraghi’den dinledi. Gözyaşları tam da en güzel yerinde döküldü;

 

“…bir ömür daha lazım, vefatımızdan sonra
çünkü bu ömür sadece umutlanmakla geçti…”

 

kaynakça:

Sheibani, Khatereh (2010). ”Kiarostami ve Modern Fars Şiir Estetiği”. Sinecine Dergisi 1: 97-103

Serdar Gezer,Varlığın İçkinliğinden Türeyen Hayat Fikri: Abbas Kiarostami, Nuri Bilge Ceylan, Zeki Demirkubuz Sinemalarına Bakış, SineFilozofi Dergisi-No:1-Sayı-1-2016

Youtube – Abbas Kiarostami Röportajı

Abbas Kiarostami CERMODERN Ankara 2016/01/09

Abbas Kiyarüstemi: Aşk Üzerine (2010)

http://www.cinedergi.com sayı-27

 

Yorum Yap

Yorum girişi yapınız.
Adınızı girin