Zaman makinesini icat ettik. Hakkı ve ben.

İkimiz başardık bu işi.

Nasıl yaptığımızı anlatırsam bilimsel bir makale olur ve ben bilimsel makale nasıl yazılır bilmiyorum. O yüzden anlatmayacağım. Sadece pencereleri apartman boşluğuna açılan bir evin salonunda, yağmurlu bir havada ayakkabıyla basıldığı için çamur lekesi olmuş bir halının üzerinde yapıldığını bilmeniz yeterli.

İcat ettikten sonra

Hakkı çekyata uzandı. Göğsüne kül tablasını  koyup bir sigara yaktı. Boya döküntülerini, Gölbaşı Dinlenme Tesisleri’ne benzettiğimiz tavana uzun süre baktı.

“Bu tavana  niye Gölbaşı Dinlenme Tesisleri diyoruz? ” dedi. Mutlaka bir anısı vardı ancak hatırlamıyordum, sarhoş olduğumuz bir gün gülmek için koymuş olabilirdik, bazen günlerce sarhoş olurduk ama genelde ağlardık. Bir dinlenme tesisine benzettiğimiz tavanı o kadar çok benimsemiştik ki sağlıklı hatta zaman makinesini icat eden aklımızla  bile varlığını unutmamıştık.

Hakkı ile aynı şeyi düşündüğüme emindim: zaman makinesi çalışacak mıydı? Üzerinde Arçelik yazan bir alete en fazla buzdolabına güvendiğin kadar güvenirsin. Salonun ortasında duran eski bir buzdolabının bizi Konstantinapolis’in fethedildiği zamana, Leonardo Da Vinci’nin Mona Lisa’yı yaptığı zamana, ilk insanların nasıl bir şeye benzediğini görebileceğimiz zamana götüreceğine inanmak istiyordum.

Hakkı da inanmak istiyordu ki : “Şu tüpçünün magnetini sök makineden sucuk, içinden de kayısı reçelini çıkar o artık buzdolabı değil bunu biliyorsun,” dedi.

Dediğini yapmadım daha büyük sorunlarımız vardı.

Önce hangi zamana gidecektik?

Yaşadığım acının dayanılmaz bencilliği ile Hakkı’nın ayaklarına kapandım. İstifini bozmadı:

“Önce 2009’a gidelim kardeşim köprü altındaki otobüs durağının önüne,” dedim. Cevap vermedi,

“Hakkı n’olur? Hem sonra nereye istiyorsan gidelim, paleotik çağ, neolitik çağ…”

Başını onaylar gibi hafifçe yukarı aşağı salladı. Zaman makinesini icat etsek de zaman kaybetmek istemiyordum. Hemen dar siyah gömleğime ütü vurdum. Jöle kutusunun yarısını kafama boca ettim, Hakkı duymasın ama parfümünün de dibini gördüm.

Hazırdım.

Hakkı çekyattan doğruldu yüzümdeki sevinci görünce yutkundu.

“Sucuk Cansu konusunda…” dediği zaman elimle lafını böldüm. Jöleler alnımdan süzülüyordu.

“Benim yapabildiğim en kolay şeydir ağlamak, sular kesildi diye ağlamışlığım var. Bir kez olsun dinle Hakkı çünkü bizzat kaybetmişliğim var.” dedim, gözlerini benden kaçırıyordu.

“2009 yılına köprü altındaki otobüs durağına gideceğiz Hakkı! Cansu’yla tekrar tanışacağım en baştan gelişecek olaylar insan aynı hataları kaç kere yapar ki bu hayatta? Hem Cansu henüz bu siyah gömleğimi daha görmedi, ayrıca saçlarıma bak! O biçim!”

“Bu sefer,” dedim. “
Bu sefer kazanacağım.”

Tüpçü magnetini apartman boşluğuna fırlattım. Kayısı reçelini beraber yedik. Sarıldık. Hakkı alnımın jöle bulaşmamış kısımlarından öptü.

Hazırdık! El ele eserimizin önünde dikildik. Hakkı ateist olmasına rağmen Tavana bakarak:

“Allah’ım sen bizi utandırma,” diyordu. Bunu yaparken tanrısını büyük harfle yazdığına ve özel isimlere verdiği önemle kesme işaretinin ayırması gereken yerden ayırdığına emindim.

Kapağı açtık,

İçine girdik,

Ve içerideki bütün düğmelere bastık,

Zaman makinesi çalışmadı.

Aslında çalışabilirdi hatta dediğim her şeyi yapabilirdi.

Sonuçta bu bir bilimsel makale değildi, zaman makinesini nasıl yaptığımızı anlatmayacaktım. Zaman makinesi çalıştı desem hepiniz inanırdınız.

Hatta 2009 senesinde köprü altındaki otobüs durağının önünde beklediğimi söylesem ve dünyanın en güzel jöleli saçına sahibim desem de inanırdınız.

Ama o yine beni terk ederdi.

CEVAP VER

Yorum girişi yapınız.
Adınızı girin