Yusuf Atılgan Kitaplarında Mekan Kurgusu

Yazarın Diğer Yazıları

Bir Yüreklendirme: Mutsuz Olmak | Kitap İncelemesi

"Kim istemez mutlu olmayı Ama mutsuzluğa da var mısın?" Cemal Süreya Pandemi nedeniyle günlük yaşamlar neredeyse tamamen değişmişken her yerde "şunları yaparak evde mutlu ol" gibi...

Bir Dönemin Belleği: Kent Müzeleri

“Gerçek müzeler, Zaman’ın Mekân’a dönüştüğü yerlerdir.” Masumiyet Müzesi, Orhan Pamuk Müze kavramı TDK tarafından “Sanat ve bilim eserlerinin veya sanata ve bilime yarayan nesnelerin saklandığı, halka gösterilmek...

Hatıralarla Yüzleşmenin Hikayesi: Kaybolan | 27 Alıntı

Günümüz Türk edebiyatının sevilen kalemlerinden olan Tarık Tufan eylül ayı itibariyle yeni kitabı Kaybolan'ı biz okuyucularıyla buluşturdu. Doğan Kitap etiketiyle basılan kitap Hakan, Hakan'ın...

Oğuz Atay’dan Hikayeler: Korkuyu Beklerken | 22 Alıntı

Edebiyatımızın en önemli isimlerinden biri hiç şüphesiz Oğuz Atay'dır. Yaşadığı dönemde tam olarak hak ettiği değeri görememiş olsa da her eseriyle okuyuculara eşsiz bir...
İrem Nur Kaya
İrem Nur Kaya
“Yarayla alay eder yaralanmamış olan”

Çağımız insanının yalnızlığını sade bir şekilde ele alan Yusuf Atılgan Türk edebiyatının önemli isimlerinden biridir. “Benim yazarlığımdan daha önemlisi günlük yaşamımdır,” diyen yazar, edebiyat dünyamıza birbirinden kıymetli üç roman katmıştır. 9 Ekim 1989’da aramızdan ayrılan Yusuf Atılgan’ı saygıyla anıyoruz.

Yazarlar, kitaplarında kurgunun daha iyi anlaşılması için belli başlı yöntemlere başvururlar. Bu yöntemlerden biri de mekanı okurları hikayenin içine alacak şekilde tasvir etmektir. Hatta kimi zaman bu tasvirler kitapta mimarlığa referans veren yeni bir pencere açılmasına sebep olurlar. Yusuf Atılgan da mekan kurgusunu kitabın bir parçası haline getiren ve hem kasabayı hem kenti harika bir biçimde hikayeye taşıyan yazarlardan biridir.

Şimdi birlikte iki romanını ve romanlarındaki mekan kurgusunu inceleyelim.

Aylak Adam

Yusuf Atılgan, her şeye “karşı” duran C.’nin hikayesini anlatır Aylak Adam’da. Sevgilinin aranışı ve bu aramalar devam ederken sevgiliye ulaşmanın imkânsız olduğu düşüncesi arasında geçen bir kurguya şahit oluruz. “Sustu. Konuşmak gereksizdi.” cümleleriyle biter kitap ve Atılgan kendine has bir tarzın kapılarını aralar bir nevi.

Atılgan, kitabını 4 bölüme ayırmıştır ve bölümleri mevsimler üzerinden isimlendirmiştir: Kış, İlkyaz, Yaz ve Güz. Bu bölümler aynı zamanda bize zamansal bir bağlam oluşturur.

Roman, 1950’li yıllarda İstanbul’da geçer. C. İstanbul’un çeşitli semtlerine uğrar kitap boyunca. Kitapta verilen “Giyindi, çıktı. Nişantaşı’ndan Maçka’ya tramvayla geldi.” detayıyla anlarız ki C.’nin evi Nişantaşı’nda yer alır. Maçka’da bir sanat atölyesi vardır ve C. için önem arz eden mekanlardan biridir bu sanat atölyesi. Karaköy semti, İstiklal Caddesi, Taksim ve Balıkpazarı’ndaki meyhaneler romanda C.’nin sık sık uğradığı mekanlardır. “Yaz” bölümü dışında hikaye genel olarak bu mekanlar çerçevesinde ilerler. Yaz bölümünde ise karakter Caddebostan ve Suadiye gibi semtlere gider. Yazar, 1950’li yılların İstanbul’unu anlamak açısından kıymetli bilgiler verir.

- Advertisement -

C.’nin çocukluğundan kalan anıları onu farkında olmadan yönlendirir. Annesini küçük yaşta kaybeden C. Zehra Teyze ile büyümüştür ve her şey zihninde ona bağlanır. Zihinsel mekanların dışında arayışta olma hali sokaklara atfedilir. “Birden kaldırımlardan taşan kalabalıkta onun da olabileceği aklıma geldi.” cümleleriyle başlar Aylak Adam kitabı. Yazar kurgusu gereği kahramanını kitap boyunca yürütmeye devam eder.

Babasından kalan para sayesinde çalışmak zorunda kalmayan C. hayatını resim satın almak, plak dinlemek ve içki içmek gibi uğraşlara ayırır. Fakat bu hayattan mutlu olmamakla beraber sürekli bir arayış içindedir. Kendisini toplumun değerlerinden, bu değerlere göre yaşayan insanlardan çok uzakta görür. Sıradan ve rutin yaşamlardan iğrenir. Bu davranışlara gösterdiği “karşı olmak” durumu bir süre sonra kendi içinde bile karşı olma haline evrilir.

“İçinizde İki Öksüzler Sokağı’ndan geçen olmuştur belki ama bilmezsiniz. Çoğu iki
katlı, yeni ya da yeni görünen evler. Şarlo’nun ‘Easy Street’ dediği sokaklardan. Ben ‘Eli Paketliler’ sokağı diyorum. Komşusunun saygısını yitireceğinden başka sıkıntısı olmayanlar yaşar burda.” cümleleriyle şehrin o zamanki ruhunda bir gezintiye çıkartır Atılgan okuyucularını. Aynı sayfada (YKY, 14) sokağı anlatmaya devam ederken bir dönem eleştirisine de yer vermeyi ihmal etmez: “Sıra Serviler Caddesi’: Asfalt, üst üste beton yapılar, otomobiller sürüsü, hızlıyürüyeninsanlar sürüsü… Bu yolun servili olduğu zamanlar da insanlar böyle mi yürürdü?” Sokaklara yeniden isim verme eğilimi karakterin “aykırı” duruşunu yansıtır.

Karakterin yaşadığı yalnızlık ve arayış içinde olma durumu ayrıntılı sokak tasvirleriyle okuyucuya hissettirilir. Sokaklara yalnızlığıyla itilen C. yine sokaklar yüzünden daha da derin bir yalnızlıkta bulur kendini. Kitapta hakim olan bu arayışı tutamak sorunu olarak adlandırır Yusuf Atılgan.

“Dünyada hepimiz sallantılı, korkuluksuz bir köprüde yürür gibiyiz. Tutunacak bir şey olmadı mı insan yuvarlanır. Tramvaylardaki tutamaklar gibi. Uzanır tutunurlar. Kimi zenginliğine tutunur; kimi müdürlüğüne; kimi işine, sanatına. Çocuklarına tutunanlar vardır. Herkes kendi tutamağının en iyi, en yüksek olduğuna inanır.”

Kitapta yalnızlık temasının bırakıldığı, kalabalıkların sıradanlaşmış ilişkilerinden uzak, mahrem ve sıcak tek bir yer vardır: Bayan Naciye’nin evi. Bu ev denize çok yakın, ağaçlar arasında, büyük pencereli, ferah, fıstık yeşiline boyalı, kahverengi keten perdeli, tahtadan yapılmış hoş bir yapıdır. Evin aydınlık olması, çevreyle ilişki kurması bu sıcaklığı yansıtmak adına verilen detaylardır. Birbirinden uzaklaşan çiftler için de bir araya gelme mekanıdır adeta. Sokakların boğuculuğundan kaçıp bu mekana sığınabilir C. Gaston Bachelard’ın ev betimlemelerine adeta referans verilir. Bayan Naciye’nin evine eşya yerleştiren karakter buraya bir aidiyet hisseder.

Anayurt Oteli

Anayurt Oteli, aynı isimdeki otelde sıkışıp kalan Zebercet’in hikayesini anlatıyor. Bilinç akışı tekniği kullanılarak yazılan roman taşra olgusunu ve bireysel kopuşları ele alır. Ramazan Korkmaz bir makalesinde “Zebercet, fenomenolojik bir dikkatle bakıldığında, bir yersizlik/yurtsuzluk itkisi olarak görülebilir. O, bir yerde olamayan sürgün bir yazgının çığlığıdır. Çığlık ise, mekânsızlığın ya da yurtsuzluğun akustik imgesidir. Dünyada kendine yer edinemeyen her fenomen bir çığlığa dönüşebilir. Böyle bir çığlığın, yükselen frekanslarında topyekün bir dünyayı reddedebileceğini söyleyebiliriz” der. Yani Zebercet’in çatısı altında bulunduğu Anayurt Oteli gerçek anlamda sahiplendiği bir mekana dönüşemez.

Yazarın diğer kitabına nazaran mekana dair daha az ipucu vardır. Aidiyet hissedemeyen Zebercet herhangi bir zamanda ya da mekanda karşımıza çıkabilecek türden bir karakterdir. Romandaki ipuçlarına göre hikaye 1960’lı yıllarda geçmektedir. Kitapta kasaba olgusu ön plandadır. Ulupark’tan bahsedilmesiyle otelin Manisa’da yer aldığını anlarız.

Karakterin ruhunun karanlık halinin otele yansıdığını fark ederiz. Otele gelip giden insanlar olsa da dışa kapalı ve kendi içinde sıkışıp kalmış bir hali vardır. Doğduğundan beri sürekli bu mekanda bulunan Zebercet için de mekana hapsolmuşluk söz konusudur.

“Otelden pek seyrek çıkardı. Şimdiki gibi olağanüstü bir durum olmazsa yılda ya da iki yılda bir terziye, altı ayda bir keselenmek için hamama, dört haftada bir saç tıraşına, ayda bir otelin paralarını İstanbul’a yerleşen Faruk Keçeci’ye göndermek için postaneye giderdi. Yılda bir otelin vergisini de yatırırdı ama bunun için ayrıca çıkmazdı; postaneye gittiği bir gün yatırırdı. Her çıkışında, özellikle hamama gittiğinde, o yokken otelde kötü bir şey olacakmış gibi tedirginlik duyardı.”

Otel kadar oteldeki 1 numaralı oda da önemlidir. Zebercet’in beklediği “Ankara treniyle gelen kadın” bu odada kalmıştır. Zebercet bu odayı o kadından başkasına vermek istemez ancak bir süre sonra kadının gelmeyeceğini kabullenerek odada yaşamaya başlar. Bu da zihinsel anlamda mekana mezar işlevi verildiğini anlatır.

Taşra’da yaşayan karakter “modernite” temsili olan kadınla beraber yeni bir dünya ile tanışır. Fakat taşranın kente varması neredeyse imkansızdır. Taşra herkesi içine hapsetmiştir. Yıkık dökük odalar, gıcırdayan tahtalar ve daha birçok detay bu hapsolunan dünyada yavaş yavaş çöküldüğünü gösterir.

Daha fazla

Yorum Yap

Yorum girişi yapınız.
Adınızı girin

Son Yazılar

Annem Hakkında Her Şey: Aile Kavramına Bakış

1999 yılında vizyona giren film, izleyiciye farklı bakış açıları ve sorgulama alanları açmıştır. Pedro Almodóvar'a  En İyi Yabancı Film Oscar'ı ve Cannes Festivali'nde En...

Kadınca Bilmeyişlerin Tek Adı: Tante Rosa

     "Nerede olursa olsun, kadınları birbirine ortak eden tek bir şey vardır: Hayat!" 1966-1968 yılları arasında Dost dergisinde yayımlanan Tante Rosa, sonraki yıllarda kitap...

Toplumsal Cinsiyet Tartışmaları Işığında “Yürümek” – Sevgi Soysal

"Yürümek, dönüp arkaya bakmamak..." Sevgi Soysal'ın 1970 yılında kaleme almış olduğu Yürümek romanı; Türk edebiyatında o zamana kadar çokça rastlanmayan konulara değinen özgün bir eserdir....

Aydınlığı Bir Ucundan Olsa Bile Gören Kadın: Sevgi Soysal

"Hayat bir denizdir, yüzme bilmeyen boğulur." "Korkma, aydınlığı bir ucundan da olsa görenlerin işi değil korkmak." Sadece yarından konuşmak isteyen; kuru dallardan, kurumaya yüz tutmuş öz...

Dogma 95: Breaking The Waves

Dogma 95 Nedir ?  Lars Von Trier ve Thomas Vinterberg tarafından başlatılmış bir film yapım hareketidir. Hollywood sistemine karşı olan, sinema sanatında hikaye anlatım tarzının...