Pek çoğumuz tartışmasız kabul ederiz ki her birey, doğduğu ve yetiştiği ortamın kültüründen etkilenir ve etrafındaki sosyal ve kültürel ortam, onun karakterini şekillendiren önemli etmenlerden biridir. Bu gerçek, severek okuduğumuz, eserleriyle ölümsüzleşmiş pek çok edebiyatçı için de aynı şekilde geçerli olduğu gibi, bazı isimlerde daha belirgin bir şekilde ortaya çıkmıştır. Öyle ki bu yazarlar, zaman içinde doğdukları, yaşadıkları, ya da eserlerine konu edindikleri şehirler ile yan yana anılmaya başlamıştır. Bu yazımızda bu isimlere ve isimlerinin özdeşleştiği şehirlere değineceğiz.

James Joyce-Dublin

Bir “yazar-şehir” özdeşleştirmesi yaptığımızda, sevenlerinin aklına ilk olarak gelen isimlerden biri şüphesiz James Joyce olacaktır. 1882 yılında Dublin’de doğan Joyce, İrlanda edebiyatının en büyük isimlerinden biri olmasının yanında, farklı anlatım tarzından dolayı en zor okunan yazarlardan biri olarak anılır. 58 yaşında öldüğünde İsviçre’nin Zürih şehrinde, yani bu çok sevdiği şehirden çok uzaktadır. Ancak Joyce, bu şehrin her zaman kalbinde olacağını “Bir zamanlar bir İngiliz kraliçesi, öldüğünde kalbinde ‘Calais’ yazacağını söylemiş. Benimkinde ise ‘Dublin’i bulacaksınız.” sözleriyle ifade etmiştir.

Joyce’un eserlerinde Dublin’e belirgin şekilde ilk rastlayışımız, 1914 yılında yayımlanan Dublinliler isimli öykü kitabıyla oluyor. On beş öyküden oluşan kitapta sıradan insanların yaşam tarzları, ekonomik ve psikolojik sorunları gibi konular anlatılmış. Bu karakterlerin ortak noktaları ise, isimden de anlaşılabileceği gibi, Dublinli olmaları. Bu sayede kitabı okurken karakterlerle birlikte siz de sokak sokak, cadde cadde Dublin’i turluyorsunuz.

Daha sonraları yazdığı romanı Ulysses’te ise Joyce, en az Dublinliler kitabı kadar ayrıntılı bir şekilde bu şehri okura yaşatmayı amaçlamış, bunu kendi deyimiyle “Dublin’in, eğer bir gün dünyadan yok olursa benim bu kitabımdan yeniden inşa edilecek kadar iyi bir fotoğrafını vermek istedim.” şeklinde ifade etmiştir. Günümüzde, romanın geçtiği 16 Haziran tarihi, başkarakter Leopold Bloom’un anısına “Bloomsday-Bloom Günü” olarak anılır ve kitabın hayranları her yıl aynı gün kitapta tasvir edilen yerleri sırayla ziyaret ettikleri bir tura çıkarlar. Ayrıca şehirde James Joyce Müzesi adında bir müzeyle yazar ölümsüzleştirilmiştir.

Ernest Hemingway- Havana

James Joyce’tan bahsedince pek çoğumuzun aklına şüphesiz Joyce’un yakın arkadaşı Ernest Hemingway gelir. Hemingway, kaleme aldığı Yaşlı Adam ve Deniz ve Çanlar Kimin İçin Çalıyor gibi başyapıtların yanısıra boksa ve avcılığa olan merakı, agresif kişiliği, hayatının sonuna doğru yaşadığı psikolojik çöküş ve hayatına bir av tüfeği ile son vermesiyle de akıllara gelen önemli bir isimdir. Peki Amerikalı yazarın yolunu Küba’ya düşüren ne olmuştur?

Hemingway Havana ile ilk kez Orita isimli gemiyle Avrupa’dan dönerken tanışmış. Küba sahillerinde katıldığı kılıçbalığı avlarından büyük zevk alan Hemingway, bu av seferlerinin ardından şehirde kalmaya karar vermiş. Zamanla adadaki hayata ve insanlara uyum sağlayan yazar, günlerini Havana barlarında geçirmeye başlamış. “Sarhoşken yazın, ayıkken düzeltin!” sözünü bu dönemde söyleyen Hemingway, en çok zaman geçirdiği barlardan olan Floridita’da bir kokteyle ismini dahi vermiştir (Papa Hemingway Special).

Tabii yazarın Havana yılları yalnızca balık avlayıp içki içerek geçmemiş. Günümüzde klasikler arasında kabul edilen Çanlar Kimin İçin Çalıyor’u, Havana’daki Ambos Mundos Oteli’nin 511 numaralı odasında kalırken yazmış. Bu romandan kazandığı para ile satın aldığı, bugün müze olarak ziyarete açık olan Finca Vigia isimli çiftlikte ise kendisine Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazandıran İhtiyar Adam ve Deniz romanını kaleme almış. Bu romanın kahramanı yaşlı balıkçı Santiago’nun da, yazarın dostu Gregorio Fuentes’ten esinlenerek yaratıldığı söylenir.

Tutkulu yazarı Kübalılar da çok sevmiş. “Papa” diye çağırdıkları yazar öldükten sonra Fidel Castro, hayranı olduğu Hemingway için Havana’da bir anıt yaptırmış. Ernest Hemingway ise Küba’ya olan sevgisini şöyle ifade etmiş:

“Herkes neden Küba’da yaşıyorsun diye sorar, sen de sevdiğim için dersin. Çünkü gerçek nedenlerini açıklamak zordur.”

Franz Kafka – Prag

 

Özellikle son 4-5 yılda ne yazık ki popülarizme kurban verdiğimiz Franz Kafka’nın hayatını Prag’da geçirdiğini bilmeyen yoktur artık herhalde. Kendisinin eserlerinde, örneğin James Joyce’un eserlerinde Dublin’i gördüğümüz gibi, bir Prag tarifi yoktur. Çünkü Franz Kafka’nın doğrudan hem kendi karakteri hem edebi kişiliği bu masalsı şehirden etkilenmiştir.

Kafka’nın karakteri çocukluğundan itibaren içine kapanık ve karamsar bir insan olarak şekillenmiştir. Bu durumda baskın bir kişiliğe sahip babasının yanında, çok uluslu bir kent olan Prag’da en değersiz ve hatta zararlı bir kitle olarak görülen Yahudi halkının bir mensubu olması da son derece etkili olmuştur. Küçük yaşlardan itibaren bu durumun baskısını omuzlarında hisseden Kafka, kendisini hep son derece değersiz bir insan olarak görmüştür. Özetlemek gerekirse Kafka’nın romanlarında sıkça karşılaştığımız o sinmiş, kendini değersiz bulan başkarakterlerin sorumlusu, dolaylı olarak Prag şehridir.

Tabi Prag’ın Kafka ve eserleri üzerine etkisi bununla sınırlı değil. Kafka okurken soluduğunuz, kendisinin de kişiliğini yansıtan o görkemli ama kasvetli anlatım, tam olarak Prag’ı yansıtan bir tarz aslında. Günümüzde “Kafkaesk” denilen bu tarz, tıpkı Prag’ın sokaklarının insanda uyandırdığı hissi uyandırıyor: görkemli ve bağlılık yaratan bir korku. Kafka, Prag’ın bu özelliğini “Prag sizi asla bırakmaz, bu tatlı küçük ananın çok güçlü pençeleri vardır.” sözleriyle ifade etmiştir.

Günümüzde Prag’da Kafka’nın izlerini pek çok yerde görmek mümkün. Praglılar, yaşarken değerini bilemedikleri yazara (tabi bunda Praglıları suçlamamak lazım, biliyorsunuz Kafka’nın pek çok eseri kendi ölümünden sonra Max Brod tarafından yayımlatıldı) bir şekilde özür dilemek için adımını attığı her noktayı ölümsüzleştirmiş adeta. Şehrin en turistik yeri olan Eski Şehir Meydanı’nda Kafka’nın doğduğu evi, bir başka turistik yeri olan Altın Yol üzerinde gençliğinde yaşadığı evi görmek mümkün. Bunun dışında şehirde Kafka Müzesi adlı, el yazmalarının ve hayatına dair pek çok önemli notun yer aldığı bir müze var. Yazarın hayattayken sık sık gittiği, edebi toplantılara katıldığı ve hatta Milena ile tanıştığı kafeler de bugün bu ayrıntıları gururla duvarlarına taşıyor.

Dostoyevski – Petersburg

Dostoyevski, yalnız Rus edebiyatının değil dünya edebiyatının gelmiş geçmiş en büyük yazarlarından. Yazarın, hayatının 28 yılını geçirdiği Petersburg şehrinden ne derece etkilendiğini anlamak için ise şimdi romanlarındaki tasvirlere kısaca bir göz atmak bile yeterli. Petersburg şehrine ait kış günü betimlemeleri, şehrin ünlü meydanları ve köprüleri hep romanda kendine yer bulmuştur. Sadece bununla da yetinmeyen yazar, kendi yaşadığı dönemde ciddi bir Batılılaşma süreci içinde olan Petersburg kenti hakkındaki fikirlerini de karakterler üzerinden yansıtmıştır.

“Petersburg’da yok yok, desene?”

“Evet, kardeş, bu Petersburg’da yok yoktur!”

                                    -Suç ve Ceza

 Romanından şehrin haritasının en baştan çıkarılabileceğini söyleyen James Joyce kadar iddialı olmasa da, Dostoyevski de romanlarını okuyanları bu güzel kentte sokak sokak bir yürüyüşe çıkarmıştır. Beyaz Geceler’de konu edilen Neva Nehri, Suç ve Ceza’da önemli olayların yaşandığı noktalardan Sennaya Meydanı, Srednyaya Podyaçeskaya Caddesi bugün hala Petersburg’u gezerken karşılaşabileceğiniz noktalardan. Tabi bu konu ilginizi çektiyse, Yandex tarafından çıkarılan “Suç ve Ceza haritası”nı incelemenizde fayda olabilir:

 

Bu haritada, yukarıda bahsedilen noktalar dışında, yazarın romanı kaleme aldığı ev (Kaznaçeyskaya Caddesi üzerinde) de işaretlenmiş. Petersburg’da Dostoyevski’nin izinden gitmek isteyenler için yazarın Karamazov Kardeşler romanını yazdığı, bugün Dostoyevski Müzesi olarak anılan ev (Kuzneçniy Caddesi üzerinde) de muhtemel duraklar arasına eklenebilir.

Yaşar Kemal – Çukurova

Yaşar Kemal, yazdığı romanlar ve kendine has anlatımıyla, eşsiz doğa betimlemeleriyle kendine Türk edebiyatının baş köşesinde yer edinmiştir. Osmaniye doğumlu yazarın birkaç eserini okuyan herhangi bir okur ise onun neden “Adanalı” (kendi zamanında Osmaniye bir il değildi, Adana’ya bağlıydı) değil de “Çukurovalı” olarak anıldığını eminim kolaylıkla kavrayabilir.

Yaşar Kemal, edebiyatımızın bir başka büyük yazarı ve kendi çağdaşı Orhan Kemal ile birlikte, günümüzde Çukurova edebiyatı olarak anılan türün temelini atmıştır. Ancak cumhuriyet sonrası Adana’sını köylünün hayatı, sıkıntıları, şehre göç macerası gibi yönleriyle ele alan Orhan Kemal’in aksine Yaşar Kemal’in konusu Adana ve Adanalı değil, Çukurova ve Çukurovalı olmuştur. Eserlerinde Kadirli ve Ceyhan’dan Aladağlar’a, Toros dağlarında kurulmuş köylere, oradan tekrar Anavarza’ya uzanan Yaşar Kemal, kendine has betimlemeleriyle bütün bu işlediği mekanları okura yalnız düşündürmemiş, adeta resmetmiştir.

Toros dağlarının etekleri ta Akdenizden başlar. Kıyıları döven ak köpüklerden sonra doruklara doğru yavaş yavaş yükselir. Akdenizin üstünde daima, top top ak bulutlar salınır. Kıyılar dümdüz, cilalanmış gibi düz killi topraklardır.” –İnce Memed

Eserleri tabii ki yalnız Çukurova yöresinde geçmez. Ancak yalnız kendisinin değil Türk edebiyatının da başyapıtları arasında sayılan İnce Memed’de, Ortadirek, Yer Demir Gök Bakır ve Ölmez Otu eserlerinden oluşan Dağın Öte Yüzü üçlemesinde, Höyükteki Nar Ağacı romanında Çukurova insanını sözcükleriyle ete kemiğe büründürerek yanıbaşımıza taşımıştır. Bu eserlerde yalnız Çukurova insanının yaşayışını değil, kendi penceresinden dünyaya bakışını da işlemekten çekinmemiş, okuruna da “Beni okuyan katil olmasın, savaş düşmanı olsun.” sözleriyle bir nevi öğüt vermiştir.

Henüz üç yıl önce aramızdan ayrılan yazar, yaşamına Alman Yayıncıları Birliği Barış Ödülü, iki kez Lejyon Donör Nişanı, Stig Dagerman Ödülü gibi sayısız ödül sığdırmıştır.

“Çoktandır,” dedi, “güneşin Çukurovada batışını görmedim. Toprağın üstünde bir zaman durur, kızarır orada, kıpkırmızı kan kesilir. Birden batıverir sonra da. Durun da seyredeyim. Ben öleceğim zaten. Durun, durun seyredeyim.”

Kaynakça 

1) James Joyce’s Dublin: A City of Contrasts

2) The James Joyce Center Walking Tours

3) Ernest Hemingway’s Havana: Vibrant and Soulful Cuba

4) Ernest Hemingway in Cuba

5) Kafka’nın Şehri Prag

6) Dostoyevski’nin “Suç ve Ceza”sında Petersburg’un Tarihi Yeri

7) Raskolnikov Rehberliğinde Petersburg

8) İnce Memed Romanında Çukurova 

CEVAP VER

Yorum girişi yapınız.
Adınızı girin