
Masadaki peçeteyi küçük parmaklarıyla rahatsız ederken, gözleri bana denk gelmeden -bak buraya denk gelmek istemeden- “seni sevemem” dedi.
Daha her şeyin başında, her şeyi düşünüp yaşamış ve bitirmiş gibi, “seni sevemem” dedi.
“Seni sevemem” dedi. Seni sevemem’i sizlere açıklamak üzere buraya gönderildim. Ben, Zeynep.
Olur da bir gün biri çıkıp sizi sevemem derse, sizi en çok seviyordur. Sizi en çok sevdiğinden, ufacık bir “e” harfine milyonlarca şey sığdırıyordur. Siz uyurken -yakınında bir yerde bir kez bile uyumuş olsaydınız, görürdünüz- parmak uçlarında yaşamına devam edecek kadar, seviyordur.
Seni sevemem, seni yaralı bırakırım, üstelik ben düşüncesizce harcanmış bir yarayım. Hesapladığım tüm olasılıkların sonucu seni ölüme yakın tutar. Sevemem çünkü bu iş hali hazırda bir imkansız. Bu kocaman bir olmaz. Sevsem ne severim, bilsen ne severim, görsen. İnanamazsın. İnsan bu, inanmadığı şeylerden çabuk kaçar.
Kaçman işte, kaçmana daha şimdiden dayanamayacağım. Sen de bir takım şeylere dayanamadığından olacak, ardına bile bakmayacaksın. Ardında ben kalacağım, kesinlikle el sallayacağım.
Masadaki peçeteyi işe yaramaz parmaklarımla rahatsız ederken, gözlerine denk gelmeden -gözlerine denk gelmek istemeden- “seni sevemem” dedim.
Cümlem bitti.
Gözlerine baktım.
Yağmur oldum yağmaya başladım. Her şeyi ıslattım, her yeri. Kaçamadılar, arabadan inenlere nişan aldım, binenlere de. Pantolonlar ıslattım, saçlar hele.
Sığamadım sandalyeye, ayağa kalktım, yıldırım oldum ağaçları parçaladım. Gürledim, nasıl bağırdım. Ağladım, nasıl ağladım.
Gözlerine baktım, kaskatı. İçimdeki kıyamet, büyük yangın. Dudaklarımı tekrar açamadım.
Gözlerine baktım, asla unutmayayım, yalvarırım unutmayayım.
Gözlerine son kezdi baktım. Kalktı, ardına hiç bakmadı.
Rüzgârına el salladım.
zeynep seden








































