Gece Modu

İkinci Dünya Savaşı birçok yazarın insanlığa karşı olan bakış açısı altüst etti. Böylesi bir değişimi, aralarında William Golding’in de bulunduğu birçok yazarın eserlerinde görmek mümkün. Askerlik geçmişinin kendisine insan doğası üzerine benzersiz bir bakış açısı kazandırdığı William Golding, 1954 yılında yazdığı Sineklerin Tanrısı adlı romanında insanlık hakkında değişen düşüncelerini Sigmund Freud’un psikanalitik teorileriyle harmanlayarak okuyucularına keyifli ve aynı zamanda düşünmeye sürükleyen bir okuyuş deneyimi sağlıyor. Hâliyle kitabın karakterlerini özellikle bir grup çocuk olarak seçmesi de tesadüf değil. Bu seçimiyle Golding, romantik düşünürlerin de  desteklediği “çocukların insanlığın en temiz ve saf haline daha yakın olması” fikrine karşı çıkıyor.

Kitap, bir uçak kazası sonucu bir grup İngiliz öğrencinin uzak bir adada mahsur kalmasıyla başlıyor. Yaşları 6-12 arası değişen bu çocuklar adada yalnız kaldıkları ilk zamanlarda ellerinden geldiği kadarıyla demokratik bir düzen oluşturmaya çalışıyorlar. Sahilde buldukları bir hayvanın kabuğunu konuşma sırası almak için kullanıyorlar. Aralarından bir lider seçerek yemek ve kalacak yer ayarlaması yapmaya çalışıyorlar. Dahası, yanlarında ebeveyn bulunmadığı için özgür olduklarını ve istedikleri kadar oyun oynayıp eğlenebileceklerini düşünerek mutlu oluyorlar. Bütün bunlar adaya yeni düştükleri ve henüz içlerindeki şeytandan haberdar olmamalarından kaynaklanıyor aslında. Çünkü zaman ilerledikçe her birinin davranışları değişmeye başlıyor ve bu değişikliklerle birlikte psikanaliz yöntemlerle incelenebilir hâle geliyorlar. 

Freud’un en temel teorisi olan “yapısal kuram” romanın üç ana karakterinde oldukça belirgin. İki ana karakterden biri olan Jack, bu kuramın id parçasını oluşturuyor. Hikâye boyunca avlanmaya, karnını doyurmaya, dans etmeye yani kurtuluş yolu arama dışında harici her şeye ilgi gösteren Jack, id’in baskılayıcı, inatçı ve dürtüsel yönlerini temsil ediyor. Id’in en tipik özelliklerinden biri olan “ölüm içgüdüsü” ile adadaki bütün zamanını domuz öldürmeye adıyor. Sadece bununla da kalmıyor, süperego’yu temsil eden Piggy karakterine karşı koyuyor. Piggy toplum için neyin daha iyi olduğunu bilen bir aziz gibi davranıyor.  Örneğin, Piggy’nin önerisi üzerine sahilde sığınaklar inşa etmeye başlıyorlar. Piggy romanın belki de en özetleyici ve can alıcı cümlesini kuruyor:
“Korkunun olmadığını biliyorum… Ancak… İnsanlardan korkmadığımız sürece” (Golding, 99).

Piggy de en az Ralph kadar adadaki en büyük sorunun kendi içlerindeki kötülükten başka bir şey olmadığının farkında. Fiziksel görünüşü nedeniyle adada sürekli dalga konusu olan Piggy, ahlâk ve suçluluk dürtüleriyle diğer çoğu karaktere akıl hocalığı yapıyor. Bu karakterlerden biri ise romanın baş karakteri olan Ralph. Düzenli olarak Ralph’e ateşin sürekli yanıyor olması gerektiğini hatırlatıyor. Ralph, romanda kuramın belki de en önemli parçası olan ego’yu simgeliyor. Ralph ve Piggy diğer karakterlere kıyasla daha iyi anlaşarak ve ellerindeki bütün imkânları kullanarak bir düzen oluşturmaya çalışıyorlar. İstedikleri tek şey adadan bir an önce kurtulabilmek. Ego “gerçeklik ilkesi” ile yönetildiği için Ralph adada en mantıklı kararlar alabilen kişi. Hâliyle, diğer çocukların içindeki kötülük potansiyelini fark ettikçe Ralph daha da endişeli hale geliyor. Orta yol bulmakla yükümlü olan ego roman boyunca canını dişine takıyor ve deliliğe karşı savaşıyor.

Bütün bu karakterleriyle, Sineklerin Tanrısı okuyucularına bireylerin “iyi” veya “kötü” olarak doğup doğmadıklarını ve insan davranışlarının her zaman bir takım seçimler sonucu olup olmadıklarını sorgulatır nitelikte. Üç farklı kutbun savaşının alegorik yöntemlerle anlatıldığı bu kitap, insanlığın içindeki uyandırılmayı bekleyen kötülüğün varlığına inanan herkesin başucu kitabı olmaya lâyık.

 

Kaynakça

Golding, William. Sineklerin Tanrısı. Çev., Mîna Urgan. İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları, 2008.

CEVAP VER

Yorum girişi yapınız.
Adınızı girin