Gece Modu

Kir pas içinde kalan üstümü değiştirdim, tezgahımı kapadım. Tüm ustalar çıkmıştı, şarteli indirmek, kepenki kapatmak yine bana kalmıştı. Çırağım Hasan henüz 12 yaşında olduğundan bu tarz işleri ona yaptıramıyordum, neden bilmiyorum, acıyordum ona, çalışmasına. Bizim sanayide henüz hazneli makineler gelmediğinden bütün talaşları, artıkları o süpürüyordu fakat onun daha bu yaşta bu kadar toz yutmasına, ciğerlerinin dolmasına üzülüyordum.

Geçtiğimiz yıl şef oldum, hayatımdaki en büyük başarılardan birini bununla yaşamışken, çırak olarak yanına girdiğim ustamın şefi olmak beni gururlandırıyordu. Duygusal bir insan olduğumu dışardan baktıklarında anlamamaları beni rahatlatıyordu, şef olduğum günden beri ustamın eli tezgah görmedi, koca ustayı çaycıya çevirmiş olsam da artık tutmayan dizleri, sürekli ağrıyan beli biraz olsun rahatlamıştı.

Ustaların ustası, yüce usta Mehmet Emin ya da bizim deyişimizle Memmi, 55 yılını vermiş sanayilere. Bu işe başladığında kendisi sarışın çelimsiz bir çocukmuş, şimdi kirden pastan mıdır bilinmez simsiyah teni var, yüzü kararmış, bıyığı Bafra ve Samsun içmekten sararmış. Gözleri kahverengi ama sanki ilk kahvesini yapan küçük bir kızın çok su koyduğu kahvenin rengi. Memmi’nin ellerinden her sabah öperdim, dudağım aşınacak değil, bin eli olsa yüzüme şükür niyetine sürerim. Memmi’nin dediğine göre, oğlundan sonra en çok benle gurur duyarmış. Oğlunun ne iş yaptığını, neden onla gurur duyduğunu bilmem ama beni beş, on yıl içinde çıraktan şefe kadar getiren de Memmi’nin öğreticiliğidir.

Kepenki kapattıktan sonra otobüs durağına doğru yürüdüm. Bir sigara yakmalık zamanın olduğunu çöp arabasının gelişinden anladım. Çöp arabasından biraz sonra otobüs geliyor bu durağa son birkaç yıldır.

Akşamüstü ve sanayi otobüsü olmasından dolayı bomboştu yine. Bindim, kartımı okutup en arkanın iki önündeki tekerlek üstü koltuğa oturdum. Sabahtan beri ayakta olduğumdan ayağımı düz koymak büyük külfet gerektiriyordu. Hem otobüs zemini en çok orada titriyordu, en çok orada rahat ediyordum. Kafamı cama doğru yaslayıp, 45 dakika sürecek olan yolculuğuma artık gözlerim kapalı devam ediyordum.

Gözlerimi her kapatışımda bir acı boğazıma yapışır, hayal kırıklıklarından başka düşünecek bir şey olmadığından sanırım. Her ne kadar en az acı vereni hayal etmeye çalışsam da bir şekilde en acısına ulaşacağım, biliyorum. Hasan’ın haline üzülmekle başladım. Onun sürekli öksürmesi, babasının iki ayağını alakası olmayan bir silahlı saldırıda yitirmesini, annesinin hayata karşı öfkesini, küçük kız kardeşini…

Radyoda çalan şarkıya kulak vermemeye çalıştıkça eşlik etmeye başladım. “Tatlı dillim, güler yüzlüm, ceylan gözlüm” diye girdim ben de. Gonca’nın gözlerini, sonra kendisini gördüm. Ama öyle sanki karşımdaymış gibi, sanki birazdan inacakmışım gibi değil, sepyalı, eskimiş bir görüntü gibi. Yine o en deli çağlarında, yirmili yaşlarında, ben, bu benle alakası olmayan. Güzel olan günlerin de acı verdiğini otobüs camına kafam çarpa çarpa öğreniyorum.

CEVAP VER

Yorum girişi yapınız.
Adınızı girin