Gece Modu

Söylenti Dergi olarak yeni bir oluşuma imza atıyoruz! Katılmak istersen yukarıdaki resme tıkla; öykü, şiir, deneme, inceleme, çeviri, çizim ve röportajlar ile bize katkı sağla!



Üniversite günlerim, mutlu olduğumu itiraf ettiğim tek günlerdi. İlk başlarda annemin kuzenlerinden birinin oğlu Doğan ile aynı evde kalıyorduk. Mutfak, temizlik bu gibi işleri hiçbir zaman beceremediğimden uzak kuzenim benden şikayetçiydi ve sürekli telefonda annemin uyarılarını dinlemek zorunda kalıyordum. Üstelik Doğan benim sürekli geç geldiğimi, at yarışı oynadığımı ve sürekli bir şeyler karalayıp anlam veremediğimi aileme anlatıyordu. Halbuki sadece aşıktım, yemekhaneye Pazartesi günleri hariç her gün aynı saatte gelen, okuldan yine Pazartesi hariç benden yirmi dakika sonra çıkan adını o zamanlar bilmediğim kıza. Önce bölümünü öğrenmek için Pazartesi yoğunluğu az olan fakülteleri keşfettim, ardından da burada Pazartesi boş kalan derslikleri. Kendisini istesem de takip edemiyordum çünkü ders saatlerimiz uyuşmuyordu. Ben yemekhaneden derse geçerken o yemekhanede daha tatlısına geçmemiş oluyordu. Ayrıca durağa hangi fakülteden geldiğini bulmak, onlarca fakültesi olan bir okulda çok zordu. O yüzden gözlem yeteneğime güvenip sadece doğru ata oynadım.

Onun içeride olduğuna emin olduğum dersliğin önüne geldim ve önce üstümü başımı düzelttim, derin bir nefes alıp içeri girdim. Hocaya dönüp, “geç kaldığım için özür dilerim, otobüs bileti bulamadım” deyip boş bir sıraya geçtim. Hoca elbette onlarca öğrenciyi tanıyacak değildi fakat tüm sınıf dönüp “bu kim?” diye bağıran gözlerle bana baktı ve ilk defa onunla göz göze geldim. Yavaşça imza sirküsü ondan sonra bana gelebileceği bir yere geçip beklemeye başladım.

Dikkatlice imza atışını izledim, yaklaşık birkaç dakika sonra kırmızı kalemle atılmış imzanın yanındaki isme bakmak benim hayalini kurduğum, sıfatlara bürüdüğüm ruh ikizimi isimlendirecekti. Bir ara takılır gibi olsa da imza kağıdı bana geldi ve hemen ismine baktım. Bu kadar zahmete girip bir şekilde bu kadar yakınına geldiğim, öğrendiğimde belki de tüm hayatımın değişeceği insanın adının Gonca olduğunu, artık sıralara kazıyacağım bu isme kavuştum. Fakat tek sorun benim de tam bu anda imza atmam ve kağıdı yanımdakine vermem gerekiyordu. Önce kendi sınıfım aklıma geldi, tüm sınıf genelde aynı yerde oturduğundan elle oluşturulan bu imza kağıdındaki sıra olsa olsa oturma sırasına göre olur. “Deniz Gök” isminin üstlerde boş olduğunu görüp imza atmamla, yanımdaki çocuğun kulağıma “Kimsin ulan sen” demesi bir oldu. Önce dikkate almadım sonra, “Merhaba, ben Deniz” dedim. “Deniz bugün okula gelmedi, sen onu nereden tanıyorsun?” diye sordu. Ders bitimine kadar bir şekilde susturdum ve ders sonunda sigaraya çıktığımda yanıma geldi. Deniz’in onun görüştüğü kişi olduğunu, bir anda benim ona imza atmamdan korktuğunu, beni ona yakın biri sandığını, bu aralar neden görüşemediklerini ve aralarının bozuk olduğunu uzun uzun anlattı. Ben de nedense kendisine güvendim, sonuçta saf biri, böyle şeyleri bile kafasına takıyorsa diye, Gonca’yı günlerdir gördüğümü, yemek veren abladan, otobüs şoförüne kime gülümsediyse bunları aklıma kazıdığımı tek tek anlattım.

Ardından beni yine kendi derslerine davet etti, sana da fırsat yaratmış olurum dedi. O davetten sonra artık bölümüm Türk Dili ve Edebiyatı olmuştu aslında. Sonraki gün, berisi gün, ötesi gün derken artık fakültenin yeni ders dinlemeyen, zıpır, Gonca’nın da sınıf arkadaşı olmuştum. Sınıfı, bölümü o kadar benimsemiştim ki, ders arasında Yeni Türk Edebiyatı dersinin notlarını çektirip Deniz’e ve Arslan’a getiriyordum. Tam o sırada Gonca da aynı notlar için yanıma geldi. O an en ufak bir temas kursa, yani bırakın eli elime değmesini, saçı rüzgardan uçup omzuma düşse, canımı verebilirdim. Heyecanım yükseldikçe saçmalama ihtimalim de arttı. Notları beklerken sonunda ağzından birkaç kelime, bir cümle çıktı. Ben önce sesinin ne kadar güzel olmasına ve benle konuşma ihtimaline odaklandığımdan ne dediğini anlamasam da sonradan düşününce söylediği cümleyi beynimde kurguladım. Gözlerimin içine bakıp bana kendi bölümüme ne zaman döneceğimi ya da en azından bu şaklabanlıkları ne zaman keseceğimi sordu.

Ganyanda bahis yatırılan atın sucuk yapılması gibi bir şeyler oldu. Ben bir merhaba beklerken o bana git dedi, hadi git dese gideceğim, ben etrafında pervaneyken o beni sinek sandı. Aldı eline gazeteyi ve bir sinek gibi yapıştırdı. Ben hiçbir şey demeden önce notları orada bıraktım ardından çantamı alıp okuldan çıktım. Arslan arkamdan gelip “Abi ne oldu” deyip dursa da ben kulak asmayıp yoluma devam ettim.

Eve gidip eşyalarımı topladım. Sanki okulumu değiştiriyormuş gibi, taşınıyormuş gibi hazırlandım, çıktım sokağa bavullarla. Önce kalacak yer bulamamaktan korktum ardından otogarın karşısındaki konuk evinde bir gece geçirdim. Sabah da ilk iş yine bir öğrenci evi ama annemin bilmem kimi olmayan bi ev bulmak oldu. Ardından elimdeki bütün Türk Dili kitaplarını attım ve gittim kendi bölümümün kitaplarını aldım. Hırs yapmıştım. Okuyup büyük adam olup Gonca’yı yanımda işe alıp her gün ona “şaklabanlık yapma en azından” diyecektim. Fakat aradan birkaç gün geçti, sinirim geçti, ben yine şaklaban Ömer rolüme girdim, Gonca’ya karşı böyle bir düşüncede olduğum için de kendime kızdım.

 

CEVAP VER

Yorum girişi yapınız.
Adınızı girin