Ünlü Ahlaki Problem: Euthyphron İkilemi

Felsefe tarihinde tanrı ve ahlak ile ilgili meselelerin tartışıldığı ilk metin Platon’un Euthyphron diyaloğudur. Bu diyalogda Sokrates ve Euthyphron, Atina’da mahkemelerin yapıldığı Kral Kapısında karşılaşır. Birbirlerine niçin orada olduklarını sorarlar. Sokrates, Meletos adındaki bir idarecinin gençleri baştan çıkarıp tanrıya asi bir hale getirdiği iddiasıyla kendinden davacı olduğunu söyler. Euthyphron ise, babasından davacı olmak için geldiğini dile getirir; tarlalarında çalışan ırgatlardan biri sarhoş olup bir hizmetkarı öldürdüğü için ona verilecek hükmü babası sordurmuş ve cevap gelene kadar adamın elini kolunu bağlayarak kuyuya hapsetmiştir. Adam da orada ölmüştür. Akrabalarının bir evladın babasından şikayetçi olmasının tanrıların hoşuna gitmeyen bir şey olduğunu söyleyerek kendisini kınadıklarını ifade eden Euthyphron, Soktares’e tam aksini düşündüğünü ve aslında kendisinin yaptığı davranışın tanrıların hoşuna gideceğini söyler. Burada Sokrates, “Euthyphron İkilemi” olarak da bilinen meşhur sorusunu sorar:

“Dine uygun olan şeyi tanrılar, dine uygun gördüğü için mi hoş görürler yoksa bu, tanrılar hoş gördüğü için mi dine uygundur?”

Felsefe tarihinde, “Bir şey tanrı emrettiği için mi iyidir yoksa o şey iyi olduğundan mı tanrı onu emretmiştir?” şeklinde sistematize edilen bu soru, Ortaçağ’dan günümüze dek ahlak felsefesinin en önemli tartışma konularından biri olmuştur. İki kollu bir önermeden oluşan bu tartışma, Euthyphron İkilemi olarak bilinir. Birçok filozofa göre bu problem, ahlak felsefesinin baş problemidir. Platon, diyalogda ikilemi kesin bir çözüme götürmemekle birlikte “dindarlık iyi olduğu için tanrı ona değer veriyor” demektedir. Felsefe ve teoloji tarihinde bu ikilem şiddetli tartışmalara neden olmuş ve her iki kolu da birçok savunucu bulmuştur.

İlgili resim

- Advertisement -

Tarihsel süreç olarak baktığımızda on dokuzuncu yüzyılda, Aydınlanma Çağı’nın yaşanmasıyla birlikte Batı’da, geleneksel dinsel inancın hakimiyetini yitirmeye başlamasıyla birlikte, pek çok düşünür etiğin de aynı akıbete uğradığını düşünmüştür. Bu noktada amaç, inancın denetimini yitirip yitirmemesi değildir. Sorun, davranışlarımızı ve davranış ölçütlerimizi belirleyenin ne olduğunu irdelemektir.

Dinlere bakıldığında, Hristiyanlıktan tutun İslâm’a ve Hinduizm’e kadar, utanç verici olarak nitelendirilen unsurların çeşitli kast sistemleri veya acımasız cezalandırma yöntemleri ile ört bas edilip savunulduğu görülmüştür. Burada ilginç olan, bu teşebbüsleri tartmaya başladığımızda, kendimizi ahlaki ölçütleri değerlendirme sürecinde buluyor oluşumuzdur.

Euthyphron ikilemindeki önemli husus, tanrı veya tanrıların keyfi ya da nedensiz olarak düşünülemiyor olmasıdır. Onların yapılmasına izin verdiği ya da yasakladığı şeyleri doğru seçtiklerinin kabul edilmesi gerekir. Tıpkı bizim yaptığımız gibi, onların da kutsal ya da adil olana bağlanmaları gerekir. Her şeye güçleri yettiğinden, her şeyi yarattıklarından dolayı bunu kolayca yaptıkları düşünülmemelidir. Bu onları “iyi” yapmaya yetmez. Diyelim ki, aklımızda kötü bir fikir dolaşıyor, tanrı’nın öfkesini üzerimize çekmeyi hesaba katmamız gerekiyor. “Tövbe edecek bir fırsat çıkar, ben de bunu tanrı’ya rahatlıkla kabul ettiririm.” fikri iyi bir mizacın düşünceleri değildir. İyi bir kişi, “Bu bir ihanet olacağı için bunu yapmayacağım.” şeklinde düşünmelidir. Din açısından bir mâliyet-fayda analizine girişmek, düşünceyi fazla kaçırmak demektir.

Platon’un diyaloğunun önerdiği alternatif ise, dinin sadece kendisiyle başlamak adına ahlaka mitsel bir kılıf uydurduğu ve mitsel bir otorite atfettiği yönündedir. Bu tip çözümlemelerde din, etiğin kaynağı ya da temeli değil, vitrini ya da sembolik ifadesidir. Ne yazık ki, mit ile din kötü veya bozuk ahlakın hizmetine de koşabilir. Bu nedenle onlarda neyin ortaya konduğunu, aynı zamanda doğrulanıp onaylandığını yeniden iyice okumak gerekir.

İnsanlar doğaya hükmetmek için Tanrı’nın yetkisine sahip olduğunu düşünüyor. Çeşitli insanın yaptıklarını yerine getirmesi gereken bir ödev veya hak olarak görüp tanrıların buyruklarını yansıttığına inanan iç karartıcı gösterilerine şahit oluyoruz. Din bu noktada davranış standartlarının kaynağı değil, otoriteyle donatmak için kusursuzca yapılan bir yansıtmadır. Dinin toplumsal ve psikolojik işlevleri de vardır. Adil olmayan siyasi otoritenin kendi tebaasına boyun eğdirmek, yurttaşlarını uysal tutmak için kullanacağı araçlardan birisidir. Marx’ın da dediği gibi din, halkın afyonudur. Böylelikle alt sınıf – üst sınıf ilişkilerini de iyice belirginleştirir.

Eğer bunlar doğruysa, Blackburn’e göre, tanrı’nın ölümü etiğe yönelik bir tehdit olmaktan uzakta kalır. Etiğin gerçekten ne olduğunu açığa çıkarmak için yürünen yolda zorunlu bir zemin temizleme işidir. Belki de bir yasa koyucu olmadan yasaların da olmayacağını görmek gerekir. Fakat Platon bize, etik yasaların kişileştirilmiş tanrıların keyfi kaprislerine dayandırılamayacağını söyler. Belki de bunun yerine kendi yasalarımızı kendimiz yapabiliriz.

 

Kaynakça:

Blackburn, S. (2018). Etik. Erkan Uzun (Çev.). Ankara: Dost.

Cevizci, A. (2018). Etik-Ahlak Felsefesi. İstanbul: Say.

Yorum Yap

Yorum girişi yapınız.
Adınızı girin

Zeynep Gizem Eskici
Zeynep Gizem Eskicihttp://instagram.com/siyahbeyazkutuphane
"küçük hanım yine hayaller peşinde... küçük bir hanım olamayan küçük hanım"

Must Read

Eski Kitap Kokusunu Neden Severiz?

Bir sahafa girdiğinizde ya da kitaplarınızla dolu eski bir kutuyu açtığınızda kitap kokularını almaya başladığınızda siz de mutlu olanlardan mısınız? Eski kitapların neden bu...