Hukuk ve adalet ile ilgili konulardan bahsedilen film denildiği zaman akla ilk gelen filmlerden biri şüphesiz, Twelve Angry Men. 1957 yılı suç/dram tarzı ve Abd yapımı olan şaheser film Reginald Rose’un aynı adlı oyunundan sinemaya uyarlama. Yazar, yapmış olduğu mahkeme jüriliği sonrası deneyimlerinden yola çıkarak sahnelediği oyunu ile genç bir yönetmenin ilgisini çekmeyi başarmış. Aynı zamanda Sidney Lumet’in ilk yönetmenlik deneyimi olan bu film, jüri üyelerini canlandıran oyuncularıyla birlikte tek bir mekanda çekilmiş olması özelliğini taşıyor. Filmin siyah beyaz olmasını özellikle tercih eden yönetmen o dönemin renkli sinemasında büyük bir risk almış. Hikaye tek bir odada gösterilmiş olmasına rağmen yönetmen seyirciyi dinamik tutma ve filmde akıcılığı sağlayabilme adına hikayesini diyalektik yöntemle şekillendirerek ekranlara aktarmayı başarmış.

    Filmde, henüz on sekiz yaşında olan bir gencin, babasını kasıtlı olarak öldürme suçundan yargılanmasına ve suçlu olup olmadığının Amerikan anayasasına göre jüri tarafından karar verilmesi üzerine gelişen birtakım olaylara tanık oluyoruz. Babasını öldürmekle suçlanan gencin jürinin vereceği karar doğrultusunda ve yargılama neticesinde suçlu bulunduğu takdirde elektrikli sandalye ile idam edilmesi gerekmekte. Bu kararı verecek olan on iki kişiden oluşan jüri ise çeşitli meslek sahibi, anayasa ve kanunların getirmiş olduğu kurallar dahilinde bir araya gelmiş adamlardan oluşuyor. Filmdeki karakterlerin her birinin farklı ruh dünyasına sahip olması seyircinin de adeta jüriden biriymiş gibi filmle bütünleşmesini sağlıyor. Neticede jüri odasında olan adamlardan biri olsaydık ne yapacağımız sorusu üzerine kendimizi sorgulayabileceğimiz ve hukuk fakültelerinde ders niteliğinde izletilmesi gereken harika bir başyapıt ortaya çıkıyor. Filme daha geniş perspektiften bakılacak olursa:

YAZININ DEVAMI SPOİLER İÇERMEKTEDİR.

Amerikan yasalarına göre sanığın suçlu olduğu konusunda son sözü söyleyecek olan merci jüri üyeleri. Eğer jüri üyeleri sanığı suçlu bulursa yargıç sanık hakkında af kararı veremiyor. Kısacası jüri üyelerinin her biri celladı bu davanın. Yönetmen de filmde duruşma bittikten sonra  jüri üyeleri mahkeme salonundan ayrılırken genç sanığın cellatlarına belki de son bakışı olan o ifadesini ekrana başarılı bir şekilde yansıtıyor. Her ne kadar gerçekle yalanı ayırt etmek kolay olmasa da yargılamanın sonucunda bir gencin suçsuz yere öldürülmesine sebep olmak ve bunun telafi edilemeyecek olması bütün jüri üyelerine büyük bir sorumluluk yüklüyor. Bu kararı verebilmeleri için ise şüphenin gölgesinde bir muhakeme süreci yaşanmasının gerekli olduğuna temas ediyor. Filmde oluşturduğu karakterlerden bazılarının aceleci olduğunu ve davayla ilgili gereken önemi vermediğini görüyoruz. İlk karşıt görüşü oluşturan karakter bizim de vicdanımız oluyor.

Gencin idam kararının verilmesine orada bulunanlardan farklı olarak davaya şüphecilikle yaklaşan sekiz numaralı jüri üyesi (Henry Fonda) engel oluyor. On iki kişinin de aynı yönde karar vermesiyle ancak sonuca varılabilen bu sistemde ilk başkaldırı böylelikle ortaya çıkıyor. Sekiz numaralı jürinin, çocuğun suçlu olup olmadığından bağımsız olarak bu kararı vermesinin temelinde yatan düşünce ve filmde de aslında  vurgulanmak istenen konu olan; hukuğun en temel kavramlarından biri masumiyet karinesi ve bununla ilintili bir yaklaşıma sahip makul şüphe kavramı. Roma hukukunda “ei incumbit probatio qui dicit, non qui negat” olarak tanımlanan masumiyet karinesi, suçla itham olunan kişinin suçluluğu yasal olarak sabit oluncaya kadar suçsuz sayılacağına ilişkin bir kavram. Sanığın suçlu ya da suçsuz olmasından ziyade kesin kanıta ulaşana kadar şüpheli sıfatında olması adil  yargılama için ön koşul niteliğinde. Film de ana düşüncesini bu iki olgu üzerine şekillendirmiş. Kişinin suçluluğu kesin olarak kanıtlanmadıkça suçlu sayılmaması gerektiği öneminin altını özenle çiziyor film. Sekiz numaralı jüri üyesinin diğerlerinden farklı olarak yapmak istediği de aslında tam olarak bu. Suçlu olduğunu savunan jüri üyelerinin gerekçeleri ise daha çok kişisel sebeplere dayanıyor.

“Ne zaman ön yargılarınızı kullansanız gerçekleri göz ardı edersiniz. “ Filmde, sekiz numaralı jüri (Henry Fonda), söylemiş olduğu bu söz ile aslında karşısındaki diğer jüri üyelerine bir ayna tutuyor. Aynı zamanda bir kişinin idamı söz konusu olduğunda ortada bir kesinlik olması gerektiğini  belirtiyor “aykırı” jürimiz. Kesinliğe ulaşmak için kanıt gerektiğinden dolayı da objektif bir yaklaşımın esas olduğunu belirttiğini görüyoruz filmin. İkinci oylamada ise Jüri üyelerinden birini ortaya koyduğu somut delili üzerinden ikna etmeyi başarıyor. Daha sonra yapılan bütün oylamalarda en az bir üyeyi ikna ettiğini ve haklılığını savunduğunu görüyoruz. Jürinin “aykırı” üyelerinin her birinin mantıklı  gerekçesini (cinayet silahının kullanılış tarzı, sanığın sorgu sırasındaki ilk ifadesi gibi ) ortaya koyarak diğer jüri üyelerine karşı vermiş olduğu mücadelesine tanık oluyoruz.

    Ön yargıya dayalı bir varsayım adaletin önünde büsbütün engeldir. Oylamanın dokuza karşı üç olduğu sahnesinde ise yönetmen Amerikan tarihine ışık tutan muhteşem bir sekans gösteriyor bizlere. Amerikanın alt sınıf olarak gördüğü banliyöde yaşayan insanların arasından gelen bu genç sanık hakkında suçlu olduğuna kanaat getiren jüri üyelerinden birinin ön yargıya dayanarak söylediği sözler filme damga vuruyor. Yalnızca eğitimsiz olduğu ve fakir bölgelerden geldiği için insanların suça yatkın olduğunu, onların herhangi bir duyguya sahip olmadığını bu yüzden de hayatta her şeyi yapabileceklerini söylüyor filmde. O sırada diğer jüri üyelerinin tüm bu konuşulanlara sırt çevirdiği sahne ile yönetmen toplumsal sınıf ayrımının protesto ediliş şeklini çok güzel yansıtıyor. Son sahnelerde ise çocuğuyla özdeşleştirdiğinden, suçlanan gence ön yargıyla bakan üyenin filmin başlarında “aykırı” olarak kabul edilen jüri üyesi gibi yalnız kaldığını görüyoruz. Ve bu güzel film nihayetinde vicdan muhasebesi yapan kalan son üyenin de onlarla aynı yönde karar vermesiyle bitiyor. Bizim payımıza da bir kanıya varmadan önce ön yargılarımızdan kurtulmak ve en son dakikaya kadar olaylara şüpheyle yaklaşmak gerektiği düşüyor.

CEVAP VER

Yorum girişi yapınız.
Adınızı girin