Gece Modu

Hayatının çoğunu işiyle meşgul olarak geçiren Matt King (George Clooney), eşinin komaya girmesiyle çocuklarıyla daha çok ilgilenmesi gerekmektedir. Ölüm döşeğinde olan eşinin ona bıraktığı iki kızını daha iyi tanımaya çalışırken, hayatında yüzleşmesi gereken bazı gerçeklerle de karşı karşıya gelmesi gerekecektir. Eşinin ölüm döşeğinde olmasının yanı sıra aile mirası olan bir araziyi satıp satmamak konusunda kuzenleriyle birlikte önemli bir karar alması gerekecektir.

Matt, hayatını Hawaii’de geçirmiştir. Ailesi nesillerdir bu ada sınırlarında yaşayan bir ailedir. Varlıklı bir aileden gelen Matt, işine bağımlılığı nedeniyle ailesini fazlaca ihmal etmektedir. Eşinin komaya girmesiyle hayatını tekrar uzun uzun düşünmeye başlayan Matt, sevgi ve sadakat konusunda da uzunca düşünmesi gerekecektir. George Clooney, Matt karakteriyle en iyi performanslarından birini gözler önüne seriyor. Karakterin içinde bulunduğu dramatik yapıyı mükemmel bir şekilde beyaz perdeye taşıyabilmiş. Ailesiyle ilgilenmesi gerekirken, hayatının çoğunu iş olarak gördüğü ama geriye dönüp baktığında kendine ait hiçbir şey bulamayacağı bir uğraşla sürdüren adamın içinde bulunduğu orta yaş krizini tüm gerçekliğiyle görebiliyoruz. Hayatını sorguladıkça ailesiyle mirasları hakkında verdikleri kararın ne kadar doğru olduğunu da gözden geçirmeye başlıyor. Eşinin içinde bulunduğu bu kötü durum aslında Matt’in sürekli içinde bulunup göremediği kendi kötü durumunu görmesine sebep oluyor. Matt, kendini makine gibi programladığı hayatının gerçekliğini sorgulamaya başlıyor. Bunların yanı sıra kızlarına tekrar dönüp bakmasıyla, onları da ne kadar az tanıdığını görüyor.

Matt’in eşi Elizabeth (Patricia Hastie) yakın çevresinde özgür ruhuyla tanınan, ailesini çekip çeviren, Matt’in ailevi bütün yüklerini omzundan alıp onun işe odaklanmasını sağlayan kişidir. Olayları Elizabeth’in kendi bakış açısıyla göremiyoruz. Film, Elizabeth’in çevresine bıraktığı etkileri gözlemleyerek hayatı hakkında çıkarımlar yapmamıza ön ayak oluyor. Hikayeyi Elizabeth’in gözünden göremediğimiz için, kendimizi Matt’in yerine koyuyoruz. Matt’in özeleştirilerini, kendini düzeltme çabalarını görebildiğimiz için hatalarının büyüklüğü pek de göz önünde bulundurulmuyor fakat Elizabeth hakkında empati kurabilmemiz Matt kadar kolay olmuyor. Çiftler arasındaki karmaşık ilişkiyi ve birbirlerini anlamama sorununu görebiliyoruz. Eşi komada olana kadar her şeyden bir haber olan, kendini ailesinden bir nevi soyutlamış Matt’i, eşiyle yaşadığı iletişim kopukluğunun farkına varmaya başladığını görüyoruz. Genelde çiftler bu tarz travmalar olana kadar aralarındaki sorunları arka plana atıp hiçbir şey yokmuş gibi devam ederler. Matt, bu durumun en somut göstergesi. Birlikte geçirilen zamanın değerli olduğunu, çiftler arasındaki kopmalarla yüzleşmemenin daha sonra sadece pişmanlık olarak kalacağını anlatıyor film. Bunun yanı sıra ne olursa olsun yapılan yanlışların telafi edilmesinin hiçbir zaman geç olmadığını gösteriyor. Çiftler arasından birinin göçüp gitmesiyle arkasında bıraktıklarının her zaman hatırlanacağı, ne olursa olsun hatıraların tüm gerçekliğiyle kabul edilmesi gerektiğini görüyoruz. Bu yönüyle bakıldığında filmin Türkçe diline “Senden Bana Kalan” olarak çevrilmesinin hikayenin özünü en net şekilde anlatan çeviri olduğunu görüyoruz.

CEVAP VER

Yorum girişi yapınız.
Adınızı girin