Gece Modu

Söylenti Dergi olarak yeni bir oluşuma imza atıyoruz! Katılmak istersen yukarıdaki resme tıkla; öykü, şiir, deneme, inceleme, çeviri, çizim ve röportajlar ile bize katkı sağla!



Bugün radyoda Federal Almanya’da geçen yıl intihar edenlerin sayısını verdiler. 13 bini aşıyor. Günde 50 kişi. Ne korkunç bir sayı. Anarşiden öte. Burada kapitalist gelişimin bunalımını yaşayan insanların çıkmazı ve sorunları bizden daha mı güç, bilemiyorum.

Sana ne kadar uzun süredir yazamadım. Ben de bu gece yarım ile iki arası uyudum. Yatarken camın öbür ucunda bıraktığım küçük, ufalmış ayı, şimdi, saat 15.15’te camın tam aksi ucunda buldum. Oysa yataktan gökyüzüne bakınca, havayı bulutlandı sanmıştım. Bu gece ilk kez algılıyorum ki, bu kentte yıldız yok. Bu geceki uykusuzluğun yanı sıra, burada çok çok, genellikle 10 saat uyuduğumu belirteyim. Ancak kitabı yazdığım, Berlin-Prag-Viyana-Zagrep-Niş-Zagrep-Trieste-Torino-St. Stefano Belbo-Torino yolunda, 14 günde 3 gece falan uyuyabildim. Burada kaldığım bir yıl, yaşamımın en önemli dönemi oldu. İlk kez düşüncelerimi en derin uçlarına dek izleyebilme olanağı buldum. Düşünmeye zaman buldum. Evlerin, yapıların yüzlerine, ağaçların yavaş yavaş yeşermesine; İtalya’da yapraklara, yaprakların iç yüzlerinin güneş altında parlamasına bakabildim. Ve o on dört günlük yolculuk, yaşamımın en yoğun, en hareketli, en enerjik süresi oldu. Bir başıma, nereye gideceğimi bilmediğim, yalnız ve yalnız Kafka’nın, Italo Svevo’nun ve Cesare Pavese’nin mezarlarını aradığım o iki hafta. Bu gece ilk uyanınca, aklıma Beyoğlu’nun yan sokakları geldi. Ne de olsa, dönünce en çok Beyoğlu’nda yaşayacağım. Yan sokakların görünümünden korktum. Bir kahve düşündüm. Korktum. Sonra yeni otellerin kahveleri, oralarda oturan kara, zengin, boyunlarında altın zincir taşıyan erkekleri düşündüm. “Şark, şark”, dedim, gene korktum. İnanmazsın, dünyada en sevdiğim köşe olan Arnavutköy bile biraz korkunç geldi bana. Tabii bu olamaz. Yanıltıcı bir düşünce. Mutlak Arnavutköy, Sait Faik’in edebiyatı kadar yazınsal. Derin. Bütün bu düşüncelerim, bir yıla yaklaşan sürenin sonunda vardığım çıkış yolu yalnız ve yalnız edebiyat. Sevdiğim kitapları yeniden okumak, sözcükler, dünyayı sözcüklere çevirerek algılamak. Bunun dışında her birey bana çözümlenmeyecek bir dünya gibi görünüyor. Bu korkular birer fantazi tabii. Hiç de Berlin’e alışmış, Berlin’i benimsemiş olmak değil.

Berlin garip, 1,5 milyon nüfusun 350 bini ölmek üzere bunak moruk kadınlardan oluşuyor. İnsan her an kendini bunak, yalnız ve yaşlı sanıyor. (Gene anlık bir fantazi.) 150 bin kadar da, % 10 civarında akıl hastası göze çarpıyor. 200 bine yakın da Türk köylüsü var. Japonlar, İranlılar, zenciler, punklar… öğrenciler: Geriye ne kalıyor, bilmem. Bugün radyoda Federal Almanya’da geçen yıl intihar edenlerin sayısını verdiler. 13 bini aşıyor. Günde 50 kişi. Ne korkunç bir sayı. Anarşiden öte. Burada kapitalist gelişimin bunalımını yaşayan insanların çıkmazı ve sorunları bizden daha mı güç, bilemiyorum. Bu açıdan dönecek bir yerimin olması beni çok mutlu kılıyor. Dönecek yeri düşünürken, döneceğim yerdeki değer ve mutlulukları düşünürken de, senin yerin ne denli büyük bilemezsin. Sana günlerce anlatabileceğim gözlemlerim var.

On gün kadar önce Erden ile Münih’e gidip, onun filminin stüdyoda miksajının yapımında bulunduk. Filmi 10 dakikaya yakın kısalttık. Ben filmi çok sevdim. Usta bir yönetimin yanı sıra, temiz bir kamera ve Genco’nun olağanüstü oyunu var. Filmin en güzel yanı, tüm çaresizlik ve yoksulluğun yanı sıra, “insan onurunun” önplana çıkması. Bu çok hoşuma gitti. Erden 22 Ekim’de dönecek, Deniz de o günlerde. Ben de son 40-50 günde kitabımın Türkçesini yazmaya çalışacağım. Gerçi çok yalnız kalacağım, özellikle Deniz’e çok alıştım. Ama işte aile yaşamı ile yazmak bir arada yürümüyor. Bunun acısını sen benden daha çok çektin. Fatoş’un sağlığının bozuk olması beni çok düşündürdü. Gıdasına ve uykularına dikkat etmeli. Nişanı kutlarım. Belki mutlu ve aşk dolu bir yaşam geçirir. Olur ya. Bunu ona dilerim. İnsanın böyle bir gençlik aşkı ile evlenmesi güzel sonuçlara da varabilir. Ve Fatoş da bunu dengeleyecek olgulara, güzelliklere sahiptir.

Annenin durumu yürekler acısı. Gerçekte insanın durumu yürekler acısı. Bilinçsiz yaşayan, bilinçsiz yiten bir insan desem, sert mi söylemiş olurum? Ölümünden birkaç hafta önce gördüğüm Peter Weiss

o denli başka idi ki. O insanı tanıyabilmem, bu yılın en büyük kazancı oldu.

Yazın bir gün G. telefon etti. Senin mektuptan sonra da canım onu hiç görmek istemedi. Neyse sonunda görüşmedik. Ben aramadım. Artık ikiyüzlü ilişkileri yürütemeyeceğim. Geçmiş ola.

Buradan Sofya’daki yazarlar toplantısına giden Gisela Kraft, Aziz Nesin, Kemal Özer ve Özdemir İnce’nin geldiğini söyledi. Sanırım sizin soruşturmadan bir şey çıkmaz. Aslında Türk aydını olarak görevimiz her zamandan daha çok. O kadar eğitilmesi gereken insanımız var ki. Ama gene de her ülkede seni ben, beni sen anlıyorsun. Olay beş on bin kişinin dışına çıkmıyor. Hele buralarda, edebiyatın hiçbir etkisi yok. Yalnız diğer olaylar gibi bir tüketim aracı. Türkiye’de de edebiyat cahillerin elinde. Cümle kurma estetiği olmayan, düşünceleri de bunamayı kanıtlayan herkes tuttu. Şaşılacak şey. Oysa Can Yücel gibi büyük bir şairin adını bile geçirmiyorlar. Burada Gisela Kraft ile bir dergi için yaptığımız bir konuşmada da senden epey söz ettik. Bu C. karısı, “Türkiye’de kadını ilk yazan kadın” falan demiş kitabına. Onlar burada kendi köşelerinde “dilenci hayatı sürüp” dilenci edebiyatı yapıyor. Neyse bu konuları sana gelince anlatırım. Ama buradaki aydın takımı o denli cahil, o denli yanlış davranmış ki, bu Almanya’da “Türküm” demek, bayağı üzücü boyutlara ulaşmış. Bu, Almanlar’ın ırkçı tutumundan da kaynaklanıyor ama, biz de radyo programlarını Gönül Yazar çalarak 8 yıldır geçiştiren aydınlarla neyi temsil edebiliriz?

Başka şeylerden söz edeyim. Berlin’in en güzel yanı, geniş yolları. Hemen her sokağı iki yönlü ağaçlar bürüyor. Kahveler, sinemalar, lokantalar neredeyse müşteriden çok, kentin her yanı sınır ve duvar. Ormanlar, göller, parklar bol. 20-30 yıl sonra belki de kent boşalmış olur. Yalnız müze olur. Acıklı bir kent. Çok geniş ve çok tenha. İstanbul’a benzeyen bir özelliği, insan ayrılır ayrılmaz çok özlüyor.

Aylarca güneş vardı bu yaz. Hiç böyle yaz olmadı, diyorlar. Harald hep buralardaydı. Yarın, bu sabah dönüyor. Belki seni de arar. Çok sorunları var.

Demir’i dün aradım. Ulla ile konuştuk. Aslında kimse, özellikle Demir, İskandinavya’da iyi olamaz. Ama zorunlu, senin dediğin gibi, “Ülkende olmayınca nesin? Ülkemizde neyiz?” Tabii işlevimiz var. Kendi kendimizle de olsa. Ne garip bir ülke şu Türkiye. En güzel yerde. Denizleri, karaları. Neyse. Kimse, ya da çok az insan dünyayı bizim kadar kavrama şansını elde etti. Bu bile yeter.

Mehmet şimdi nerede çalışıyor? Gene incecik ve sürekli sigara içiyordur. Gaddar Zeki ne oldu? Metin Eloğlu yolcu desene.

Sezer ile arada yazışıyoruz, ya da telefon ediyor. Sizin Tuzla’da geçen nefis günü Orhan telefonda anlattı. Seninle geçen her gün güzeldir.

Özlemle gözlerinden öperim.

Mektubu yazarken bir iki elma likörü içtim, ama bana mısın demedi.

(Üç ayda bir hasta oluyorum. Çok sıkıntı veriyor. Hastalık yerine çıban çıkarıyorum iyi mi?)

Tezer

Berlin, 9/10 Ekim 1982
Kaynak: Leyla Erbil – Tezer Özlü’den Leyla Erbil’e Mektuplar

CEVAP VER

Yorum girişi yapınız.
Adınızı girin