Gece Modu

Söylenti Dergi olarak yeni bir oluşuma imza atıyoruz! Katılmak istersen yukarıdaki resme tıkla; öykü, şiir, deneme, inceleme, çeviri, çizim ve röportajlar ile bize katkı sağla!



                               “Ah bizim küçük burjuva duyarlılığımız.”

İnsan belki de hayatta en çok kaybedince üzülür. Kendine olan güvenini, gururunu, hedefini, sevdiklerini, inancını, işini, gülüşünü kaybeden insan hep üzülür. Bazı sahip olduklarının ise elinden alınmasına, yok sayılmasına hiç tahammül edemez. Özgürlük de bunlardan birisi.

Özgürlük dediysem insanı insan yapan kendi içsel süreçleri ile ilgili olan özgürlükten bahsediyorum. Çünkü insan özgürlük eşiği ve potansiyeli yüksek bir canlı olarak var olmayı sever. Kişi, özgür olup filizlenerek yaşadığı toplumu yeşertmek ister. Onun yokluğunda kendini eksik hisseder. Hele de bu özgürlüğün bilincine tam vardığı, onu kullanmak için akıl yürütmeye başladığı zaman insanı tahrip etmeden onu elinden alamazsınız.Özgürlüğün zeminini yok etmek için baskı, yok sayma ve en önemlisi de korku var olmalıdır. Benliğine ve haklarına saygı duyan insanın da bunlarla başa çıkabilme gücü.

Vedat Türkali’nin 1974 yılında basılan ilk romanı “Bir Gün Tek Başına” işte tam da buna benzer bir toplumsal arayışın dokusunu yansıtıyor. 27 Mayıs 1960 darbesi öncesinde ülkedeki siyasi atmosfer arka planında, karakterlerinin çarpıcı aşk hikâyesini anlatıyor roman. 60’lı yılların siyasi yapısını, gençlik hareketini ve dönemin İstanbul’unu çok yönlü anlatmasıyla tam bir yakın tarih belgesi niteliği taşıyor. Yazar bu romanı ile 1974 yılında Milliyet Yayınları Roman Ödülü’ne ve 1975’te Orhan Kemal Roman Armağanı’na layık görülerek ne kadar büyük bir eser olduğunu ispatladı.

“Ülke sallanıyor, iktidardakiler sallanıyor. Herkes bir şey bekliyor. Ben Günsel’i bekliyorum.”

Halktan uzaklaşmış, kendisine sevgi ve saygısını yitirmiş, ilişkileri çürümeye yüz tutmuş, kıskanç, kırklı yaşlarda, evli ve çocuklu bir adam: Kenan…

Daha yirmili yaşlarında, geleceğe dönük umutları olan, siyasi derinliğe sahip, mücadeleci, üniversite öğrencisi güzel bir kadın: Günsel…

Kenan’ın bağımlı, korkak, silik eşi: Nermin…

Ve diğerleri.

“Taşları sürekli dönen bir değirmendir kafa dediğin, arasına bir şey koymazsan, kendi kendini öğütür, bitirir.”

Roman sadece dönemin siyasi yaşantısını ve karakterlerin aşkını başarıyla anlatmakla kalmıyor, aynı zamanda karakterler üzerinden insan psikolojisine ve davranışına yönelik derin çözümlemeler sunuyor. Dönemin karanlık ve boğucu yapısındaki özgürlük arayışı bu çözümlemelerle birlikte okuyucuya geçiyor. Yalın bir dil kullanarak dışarıdan gözlem tekniği ile anlatıyor yazar romanını. Benim üslup konusunda en beğendiğim iki noktadan ilki: Kahramanların zihninde geçenlerin olduğu gibi diyaloglara aktarılmış olması, diğeri de karakterlerin iyi ya da kötü gibi net kalıplara sokulmaması. Öyle ki romanın başında kızdığınız Kenan’a finalde üzülebiliyor, Günsel’e giderek sinirlenebiliyor, Rasim’i kendi haline bırakmak isteyebiliyorsunuz.

Kenan ile Günsel’in birbirlerine ulaşma ve buluşma konusundaki yaşadıkları zorlukları görünce keşke o zaman da teknoloji bu kadar gelişmiş olsaydı diye geçirdim içimden. Sanki bir cep telefonları olsa başlarına bu kadar şey gelmeyecek, yer bildirimi yapsalar utanç verici düşünceler yaşamayacak, profillerinde resim paylaşsalar tüm eleştiriler boşa çıkacak gibi.

“Hiçbir kuşkunun bulandırmadığı bir inançla, pırıl pırıl bir doğruluk duygusuyla bağırıyorlardı: Hürriyet!”

Kitabın beni içine hapseden en önemli kısmı, üniversite öğrencilerinin eylemselliğini anlatan yirmi-yirmi beş sayfalık o müthiş bölümdü. Sanki tüm romandaki olaylar, o heyecanın hissettirilmesi için yazılmıştı.Yoğun anlatımın olduğu kısımlarda yer yer kopmalar yaşasam da bir çırpıda hatta uykusuz kalmayı göze alarak okuduğum bir roman. Kitabın yedi yüz elli sayfalık heybeti sizi korkutmasın sevgili okur.

Ayrıca romanda Vedat Türkali’nin “Bekle Bizi İstanbul” şiirine de yer vermesi hoş bir ezgi bırakacaktır sizde de.

“Boşuna çekilmedi bunca acılar İstanbul, 
Bekle bizi.
Büyük ve sakin Süleymaniyenle bekle 
Parklarınla, köprülerinle, kulelerinle, meydanlarınla 
Mavi denizlerine yaslanmış 
Beyaz tahta masalı kahvelerinle bekle. “

Asıl adı Abdulkadir Pirhasan olan yazarın Ağustos 2016’daki vefatından sonraki anma gecesinde oğlu Barış Pirhasan’ın “Bir Gün Tek Başına” romanını filme çekeceği sözünü okumuştum. Umarım en kısa zamanda romanı beyazperdede izleme fırsatı buluruz.  Size de film gösterime girmeden önce romanı okumanızı tavsiye ederim.

Sevgiyle kalın.

ERDEM EROL

CEVAP VER

Yorum girişi yapınız.
Adınızı girin