Sürgünde Sanat: “Üç Sütun Üstüne Kapkara Haykıran Puntolar”

Memleketim, memleketim, memleketim, 
Ne kasketim kaldı senin ora işi
Ne yollarını taşımış ayakkabım,
Son mintanım da sırtımda paralandı çoktan,
Şile bezindendi.
Sen şimdi yalnız saçımın akında,
Enfarktında yüreğimin,
Alnımın çizgilerindesin memleketim,
Memleketim,
Memleketim…

Türkiye tarihi, siyasi düşünceleri ve eylemleri dolayısıyla hayatının bir bölümünü de olsa yurt hasretiyle geçirmeye zorlanmış çok değerli sanatçılarla dolu. Üstelik bazıları için bu özlem hayatlarının sonuna dek sürdüğünden, hikayeleri daha da hazinleşiyor. Sürgünler onları halklarının hafızalarından ve gönüllerinden silmeye yetmese de onların memleket hasretini derin bir şekilde yaşayıp eserler vermesine sebep olmuş. Ben de bu yazımda sizlere bu sürgünde son bulan hikayelerden üçünü aktaracağım: bir şair, bir yönetmen ve bir müzisyen.

1) Nâzım Hikmet

Yalnızca Türk şiirinin değil dünya şiirinin de en büyük isimlerinden, “romantik komünist” şair Nâzım Hikmet, şüphesiz “sürgün” denilince akla ilk gelen isimlerden.

- Advertisement -

Nâzım, daha yirmili yaşlarında siyasi faaliyetlerde yer almaya başlamış, şiirleri ve yazıları ile hükûmetin de dikkatini çekmişti. Çeşitli sebeplerle yargılandı, kimi davalarından beraat etti. Ancak 1938 yılında, iftiralarla hazırlanan bir senaryo neticesinde 28 yıllık hapis cezasına çarptırıldı. Cezasının 12 yılını Bursa Cezaevi’nde çektikten sonra bir genel af yasasıyla özgürlüğüne kavuştu. Ancak özgürlüğü kısa süre içinde bir sürgün hayatına dönüşecekti.

Nâzım, 1951 yılında, yani 49 yaşındayken, yasal olarak bir yükümlülüğü bulunmamasına rağmen askere çağrıldı. Nâzım zaten bir süredir öldürüleceği dedikodularını duymakta ve bir şekilde canını kurtarma planları yapmaktaydı. Bu şartlarda askere çağrılmasını da olası öldürülme planının parçası olarak görünce, bir yolunu bulup ülkeden kaçmaya karar verdi. Aynı yıl Karadeniz üzerinden bir vapurla Romanya’ya, oradan da Moskova’ya gitti ve burada mecburen yeni hayatına başladı.

Türk vatandaşlığından çıkarılan Nâzım için geri dönüş, ne kadar çok istese de bir ihtimal olmaktan çok uzaktı. İçinde hep bir umut taşısa da aslında hayatının sonuna kadar vatanından, Piraye’den ve oğlu Memet’ten uzak kalacağını biliyordu. Hatta bir gün Varna kıyılarında, karşı yakada görebildiği vatanına ulaşamaz olmanın çaresiyle şu dizeler dökülmüştü kaleminden:

Karşı yaka memleket,
sesleniyorum Varna’dan,

işitiyor musun?

Memet! Memet!

Karadeniz akıyor durmadan,
deli hasret, deli hasret,
oğlum, sana sesleniyorum,

işitiyor musun?

Memet! Memet!

İşte bu şartlarda uluslararası camiada hem kalemiyle hem o gür komünist sesiyle kendini tanıttı. Pablo Neruda ve Aragon gibi isimlerle birlikte, dünya edebiyatında 20. yüzyılın en büyük şairleri arasına adını yazdırdı.

Nâzım, 3 Haziran 1963’te, Paris’te, uzun yıllardır peşini bırakmayan enfarktı nedeniyle hayata veda etti. Geride hasretin, umudun ve cesaretin şiirlerini bırakan Nâzım, kendisini vatan hainleri olarak görenlere cevabını ise, bir Türk gazetesinde “Nâzım Hikmet Vatan Hainliğine Devam Ediyor Hala” başlığıyla çıkan habere karşılık olarak yazdığı şiirle verdi.

Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz, ben yurt
hainiyim, ben vatan hainiyim.
Vatan çiftliklerinizse,
kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan,
vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan,
vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın,
fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan,
vatan tırnaklarıysa ağalarınızın,
vatan, mızraklı ilmühalse, vatan, polis copuysa,
ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan,
vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanması topuysa,
vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan,
ben vatan hainiyim.
Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla:
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.

2) Yılmaz Güney

 “Yılmaz‘la ben komünisttik. Komünizmin ne olduğunu

bilmiyorduk ama, ortada bir haksızlık vardı. Biliyorduk…”

-Tuncel Kurtiz

Yılmaz Güney, topraksız, fakir bir Kürt ailenin iki çocuğundan biri olarak dünyaya geldi. Henüz çocuk yaştayken ailesinden kaçarak Adana’daki akrabalarının yanına yerleşti. Burada hayata ve emekçilere dair yaptığı gözlemler, onu hem sinemacılığa hem sosyalizm düşüncesine yakınlaştırdı.

Sinema hayatına hem senaryolar yazıp hem filmlerde rol alarak devam eden Yılmaz Güney, sanatın yalnızca sinema dalıyla ilgilenmiyordu. 1961 yılında yazdığı bir öyküde komünizm propogandası yaptığı gerekçesiyle 1.5 yıl hapse mahkum edildi.

Cezasını tamamladıktan sonra filmlerine kaldığı yerden devam etti ve bu filmlerde “ezilen Anadolu çocuğunun başkaldırısını” işledi, bugün onu anarken hala kullandığımız “Çirkin Kral” lakabını da bu dönemde aldı. 1972 yılında ise bu kez devrimcilere yardım etmek suçuyla 2 yıl hapis cezasına çarptırıldı.

Bu iki yıllık ceza da Yılmaz Güney’i sinemadan koparamadı ve Çirkin Kral cezasını çektikten sonra filmlerine kaldığı yerden devam etti. Ancak Endişe filminin çekimleri için Adana’nın Yumurtalık ilçesinde bulunduğu sırada bir gazinoda çıkan arbede sonucu ilçe yargıcı Sefa Mutlu öldürüldü ve bu arbedede silahın kim tarafından ateşlendiği şüpheli olsa da mahkeme, Yılmaz Güney’i suçlu bularak 19 yıl hapse mahkum etti.

12 Eylül darbesi döneminde yazıları gerekçesiyle 10 ayrı davadan toplamda 100 yıldan fazla hapsi istendi. 1981 yılında kaldığı hapishaneden izinli olarak ayrıldı ve yurt dışına, Paris’e kaçtı. Vatandaşlıktan da çıkarılmasının ardından hayatının son yıllarını burada geçiren Çirkin Kral, kurgusunu yeniden yaptığı “Yol” filmiyle Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye kazandı ve elde ettiği geliri Türk Hava Kurumu’na bağışladı.

“Hayatı kendim için yaşamıyorum. Ve korkmuyorum hiçbir şeyden.

Başıma gelecekleri de biliyorum. Her şeye rağmen, düşmana inat

yaşayacağız. Yarın bizim çünkü. Biz öleceğiz ama çocuklarımız

bırakacağımız mirası taşıyacaklar yüreklerinde. Ve onların yürekleri

bizim altında ezildiğimiz korkuları taşımayacak.”

3) Ahmet Kaya

Ahmet Kaya, Kürt özgün müzik sanatçısı. Özellikle 80 ve 90’lı yıllarda çıkardığı albümlerle tanınan Ahmet Kaya, müziğinin özellikle protest yönüyle kendini tanıttı.

Çocukluk yılları ailesinin ekonomik durumu nedeniyle sıkıntılar içerisinde geçti. Ailesi sonunda çareyi İstanbul’a göç etmekte bulsa da çocuk yaştaki Ahmet Kaya için bu durum yeni sıkıntıları beraberinde getirdi. Başlarda İstanbul’a alışmanın zorluklarını yaşayan Ahmet Kaya, bu zorlukları aşmasının ardından politik faaliyetlerde bulunmaya başladı ve henüz 16 yaşındayken yasa dışı afiş asmaktan hapis cezası aldı.

Müzik hayatına ilk olarak 1984 yılında yayımlanan Ağlama Bebeğim albümü ile adım atsa da albüm, daha yayımlandığı yıl toplatıldı. Daha sonrasında sırasıyla Acılara Tutunmak ve Şafak Türküsü albümlerini yayımladı. Bu albümlerin çıktığı dönemde Selda Bağcan’ın kardeşi Sezer Bağcan ve sonradan eşi olacak olan Gülten Hayaloğlu ile tanışması ise hem özel hayatını hem müzik kariyerini şekillendirecek değişiklikler oldu. Bundan sonraki albümlerinde sıklıkla eşi Gülten’in kardeşi Yusuf Hayaloğlu’nun şiirlerini besteleyen Ahmet Kaya, daha sonraları çıkardığı Sevgi Duvarı’nda ise Can Yücel, Ahmet Erhan, Hasan Hüseyin Korkmazgil gibi şairlerin şiirlerine de yer verdi.

Ahmet Kaya için hayatının devamını memleketinde geçiremeyeceğini gösteren olaylar ise 10 Şubat 1999’da başladı. Magazin Gazetecileri Derneği tarafından “yılın en iyi sanatçısı” seçilen Ahmet Kaya, ödül konuşmasında “Ben bu ödül için İnsan Hakları Derneği’ne, Cumartesi Anneleri’ne, tüm basın emekçileri ve tüm Türkiye halkına teşekkür ediyorum. Bir de bir açıklamam var: Şu anda hazırladığım ve önümüzdeki günlerde yayımlayacağım albümde bir Kürtçe şarkı söyleyeceğim ve bu şarkıya bir klip çekeceğim. Aramızda bu klibi yayınlayacak yürekli televizyoncular olduğunu biliyorum, yayınlamazlarsa Türkiye halkıyla nasıl hesaplaşacaklarını biliyorum.” dediği için aralarında Serdar Ortaç, Ebru Gündeş, Beyazıt Öztürk, Berna Laçin, Muazzez Ersoy, Emel Sayın, Mahsun Kırmızıgül, Hande Ataizi, Kadir İnanır, Yonca Evcimik gibi isimlerin de bulunduğu bir kitle tarafından linç edilmek istendi ve Türkiye hafızasına “çatal-bıçaklı saldırı” olarak yerleşen üzücü olay gerçekleşti.

Bundan sonrası ise Ahmet Kaya için her geçen gün daha kötüye giden bir karalama kampanyası demekti. Başta Hürriyet olmak üzere birçok gazetenin yürüttüğü karalama kampanyasıyla Ahmet Kaya’ya iftiralar atıldı ve kendisi itibarsızlaştırılmaya çalışıldı. Çıkan haberlerin sonucunda 10.5 yıl ağır hapis istemiyle yargılandı. 16 Haziran 1999’da Türkiye’yi terk etmesinin ardından, gıyabında 3 yıl 9 aylık bir ceza aldı. Sürgün hayatının ikinci yılında, Paris’te bir kalp krizi sonucunda hayatını kaybetti.

“Ölürsem istediğim tek bir şey var. Asla bu ülkeyi sevmiyor

demesinler. Ben Edirne’den Ardahan’a kadar bu ülkeyi çok sevdim.”

Yorum Yap

Yorum girişi yapınız.
Adınızı girin

Tayfun Tatar
Tayfun Tatar
Gömlek cebinde şiir, fotoğraf ve biraz da sonbahar taşıyan bir basit adam

Must Read

Filme Uyarlanan 10 Gerçek Hayat Hikayesi

Çoğu zaman vakit öldürmek için film izleriz ama bazıları bizi fazlasıyla etkiler hatta bir şeyler öğretir. Bu listedeki biyografik filmlerin bazılarından bir şeyler öğreneceğiz...