Sözün, Kitabın ve Filmin Işığında Karanlığımıza Bakmak: İçimdeki Yangın Film Analizi

Yazarın Diğer Yazıları

Sözün, Kitabın ve Filmin Işığında Karanlığımıza Bakmak: İçimdeki Yangın Film Analizi

                                               ...

                                                                          “Bir bebekten bir katil yaratan karanlığı                                                              sorgulamadan hiçbir şey yapılmaz kardeşlerim…”                                                                                                                   Rakel Dink

           İnsanlık tarihi başlangıçtan bu yana birçok kanlı savaşlara, katliamlara ve bitmeyen düşmanlıklara şahit olmuştur. Bu tarihe geçmişinden yüklüce bir miras bırakan Ortadoğu coğrafyasında yaşayan kadınlar olarak, savaşta adeta bir ölüm makinasına dönüşen insanların o yıkıcı gücünün nereden geldiğini ve o insanların yaşamın başlangıcında savunmasız ve masum bir bebek olduklarını zaman zaman düşünmekten kendimizi alamayız.

            Bu düşüncelerimize adeta bir ses olan yönetmenliğini Denis Villeneuve ’ün yaptığı 2010 yılı çıkışlı, Kanada yapımı “İçimdeki Yangın” filmini izlemek bu noktada bizler için önemli bir karşılaşma oldu.

Filmin ilk sahnesi bir yetimhanede Radiohead’in “You and Whose Army” şarkısı eşliğinde askerler tarafından tıraş edilen çocuklardan birinin sert, öfkeli ve yaşından oldukça büyük bakışlarıyla açılır. Bu bakışlar bizim için adeta filmin bir özeti gibidir.

Daha sonra Kanada’da yaşayan ikiz kardeşler Jeanne (Mélissa Désormeaux-Poulin) ve Simon (Maxim Gaudette) ölen annelerinin vasiyetini dinlerler. Bir gün anneleriyle beraber gittikleri havuzda anneleri sebebini anlayamadıkları bir şok geçirir, adeta taş kesilir. Hemen hastaneye kaldırılır ancak durumu gittikçe kötüleşir ve ölür. Annelerinin vasiyeti şu cümlelerle başlar: “Çocukluk, insanın boğazına oturan yumru gibidir. Kolay kolay yutulmaz.” Ve devamında anneleri onlara biri babalarına diğeri de abilerine teslim edilmek üzere iki mektup bıraktığını söyler. Ancak bir abileri olduğunu ve babalarının hayatta olduğunu vasiyet okunurken öğrenirler.

Jeanne üniversitede bir matematik profesörünün asistanı olarak girdiği derste kendini tanıttıktan sonra Syracuse problemini anlatır. Bu probleme göre pozitif bir tam sayı her zaman bire indirgenebilir. Yapılacak bir dizi işlem sonucunda her sayının bire eşitlenebileceğini söyler. Burada filmin ilerleyen bölümlerinde hikayenin çözümlenme noktasında duyduğumuz “Bir artı bir bir eder mi?” repliğine bir göz kırpma olduğunu seyirciye hissettirir.

- Advertisement -

Jeanne vasiyeti yerine getirmek için annesinin eski bir fotoğrafını da yanına alarak doğduğu topraklara Lübnan’a gider. Burada daha önce hiç bilmediği, annesinin dram ve mücadele dolu hikayesini adım adım öğrenir.

Anneleri Naval Marwan (Lubna Azabal) Hıristiyan Arap kökenli bir aileden gelmektedir. Müslüman ve mülteci bir gençle beraber olur ve hamile kalır. Beraber kaçacakları sırada kızın abileri genci öldürür. Nawal anneannesinin evinde gizlice çocuğu doğurur. Anneannesi, Nawal ileride çocuğunu tanısın diye çocuğun topuğuna dövme yapar ve onu yetimhaneye gönderir. Nawal’ı da dayısının yanına üniversite okuması ve bir yandan da onunla birlikte gazetesinde çalışması için yollar. Dayısının yanına geldikten dört beş yıl sonra Lübnan İç Savaşı başlar. Nawal çocuğunu bulmak için köyündeki yetimhaneye doğru yola çıkar. Ancak köye vardığında Müslümanlar misilleme olarak yetimhanenin olduğu Hıristiyan köyünü bombalamış ve yetimhanedeki çocukları yanlarına almışlardır. Nawal çocuğunu ararken yolda birçok acı olaya şahit olur.

Nawal, tüm savaşı başlattığını düşündüğü Hıristiyan liderden intikam almak ve Müslümanların safında savaşa katılmak için liderlerden biriyle görüşmeye gider. Görüşme için kapkaranlık bir kapıdan içeri girer adeta siyahın en koyu tonunun kalbine iner. Bu sahnede simsiyah bir görüntü birkaç saniye kalır. Aslında Marwan’ın karanlığı, tam da girdiği bu kapıdan sonra başlar. Marwan hem oğlunun babasının mülteci olması hem de oğlunu savaş yüzünden kaybettiği için Hıristiyan milliyetçilere çok büyük bir öfke duyar ve “Hayatın bana öğrettiklerini ben de düşmanlarıma öğreteceğim.” diyerek yıllar sonra Hıristiyan lidere suikast düzenler. Tam 15 yıl boyunca kaldığı hapishanede işbirlikçilerini söylemesi için türlü işkenceler yapılsa da Nawal konuşmaz, hatta “şarkı söyleyen kadın” olarak tanınır. Bunun üzerine işkenceci Ebu Tarık gelir. Ona defalarca tecavüz eder ve Nawal hamile kalır.

Annesinin hapiste tecavüze uğradığını öğrenip sarsılan Jeanne, Simon’u arar ve Lübnan’a gelmesini ister. Simon Lübnan’a gelirken karanlık bir tünelden geçerler ve bu sahnenin hemen öncesinde Marwan’ın kaldığı hapishanede doğurduğu bebeklerini görürüz. Bu görüntüler biz seyircilere, tünel sahnesinin bir önceki doğum sahneyle bağlantılı olduğunu ve tünelin doğumu simgelediğini düşündürtür. Çünkü tünel de anne rahmi gibi “karanlık” bir ortamdır ve biz o karanlıktan tünelin sonundaki aydınlığa, çıkışa doğru hareket ederiz.Daha sonra Simon ve Jeanne hapiste doğan çocuğun abileri olduğunu düşünürlerken aslında “ikiz” olduklarını öğrenir. Yani hapiste tecavüz sonucu doğan kendileridir ve Ebu Tarık babalarıdır. Bu gerçeği öğrendikten sonraki sahnede ikizler cenin şeklinde sırayla havuza atlarlar. Filmin bu sahnesi bizlere “anne karnına dönüş” yani bir çeşit regresyonu çağrıştırır. Regresyon psikoloji literatüründe tehlikeli ve kötü durumlar karşısında kişinin bulunduğu ruhsal gelişme basamağından geriye gitmesidir, bir çeşit savunma mekanizmasıdır. Yani Simon ve Jeanne’in suyun altında cenin şeklinde durduklarını gördüğümüz sahnede, tecavüz sonucu doğduklarını öğrendikten sonra onların anne karnına regrese olduklarını görürüz.

İkizler babalarının yani Ebu Tarık’ın hayatta olup olmadığına dair bir iz bulamazlar ancak abilerinin yetimhanedeki belgelerine ulaşırlar. Abilerinin yetimhanedeki adı Nihat Mayıs’tır. Burada Simon; Nihatı bulmak için Müslümanların lideri Şemseddin’i bulur ve bir görüşme yaparlar. Görüşmede Simon, Nihat’ı sorduğunda Şemseddin şunları söyler: ”Nihat çok yetenekliydi, atikti. Çok geçmeden korkusuz bir nişancı oldu. Ama o annesini bulmak istiyordu. Aylarca aradı. Nihat ne duydu ya da ne gördü bilmiyorum. Çılgın bir savaşçı oldu. Bana gelip şehit olmak istediğini böylece annesinin ülkenin her yerinde resmini görebileceğini söyledi. Ben kabul etmedim. Daresh’e geri döndü. Keskin nişancı oldu hem de bölgenin en tehlikelisi. Makine gibiydi. Gördüğünü vuruyordu. Sonra düşman işgali başladı. Bir sabah Nihat’ı yakaladılar. Yedi askeri öldürmüş. Ama Nihat’ı öldürmemişler. Eğitip Kfar Ryat hapishanesine göndermişler. Cellat olarak. Cellat olunca abin adını değiştirdi.”

Filmi izledikten sonra güçlü bir duyguyla yazmaya iten şey çarpıcı sonu değil Şemseddin’in Nihat hakkında söyledikleriydi. Bir insanın sırf annesi onun öldükten sonra posterlerini duvarda “görsün” diye, sırf annenin gözlerinde bir kerecik görünür olma arzusu ile önce ölmeyi daha sonra şehit olmayı arzulaması, sonrasında ise bu isteğini gerçekleştiremeyip aynı zamanda içindeki görülmeyen çocuğun ifade ederek dönüştüremediği öfkesinin dünyaya karşı yıkıcı duygular olarak yansıması sonucu işkence eden bir cellata dönüşmesi, bizi derinden etkiledi. Aynı zamanda insanın bir şeyleri ilk kez deneyimlediği o çocukluk döneminin ne kadar önemli olduğunu hatırlattı.  Nihat daha filmin ilk sahnesinde dört-beş yaşlarında yetimhanede büyüyen ve askerler tarafından ele geçirilen (Şemseddin bunu kurtarmak olarak tanımlasa da öyle değil) bir çocukken yaşından kat kat büyük bir öfkeyle biz izleyenlerin gözünün içi bakıyor. Bir çocuk olarak ebeveynlerinin göz bebeklerinde kendi yansımasını asla göremediği gibi kaldığı yetimhanedeki bir bakım veren de “bütün çocuklar gibi bir çocuk olarak” varlığının ne kadar değerli olduğu gerçeğini  ona bir “ayna” olarak yansıtamamış.

Bu konuda ayrı ayrı zamanlarda keşfettiğimiz ve severek okuduğumuz, sonrasında düşünsel olarak da benzediklerini düşündüğümüz Alice Miller ve Nihan Kaya’ya değinmeden geçmek istemiyoruz. Şemseddin’in Nihat hakkındaki söylediği cümleleri gördüğümüzde aklımıza ilk gelenlerden biri bu iki değerli yazar ve düşünce insanı ve onların yazdıkları, anlatmaya çalıştığı fikirler oldu. Nihan Kaya “İyi Aile Yoktur” kitabında tam da çocuklukta yaşadığımız, maruz kaldığımız kötü olayların hayat döngümüze nasıl etki ettiğini, kim olduğumuzu nasıl belirlediğini ve zaman ileri akarken aslında hayatımızla; durmadan yaşamımızın başlangıca doğru, kendimizi aynı döngülere sokma noktasında bilinçdışı bir istekle her daim hikayemizin en başına uzanan usanmadan çizdiğimiz (kendi tabirimle) “döngüsel sekizleri” anlatıyor:

Kişi maruz kaldığı kötü muameleyi, çok erken yaşta yaşamış olduğu için anlatamazsa onu göstermek zorunda kalır, diyor Alice Miller. Yani uyuşturucu müptelaları, suçlular, intihar edenler, teröristler, bazı politikacılar, aslında yaptıkları her şeyde anlaşılmak için bağırmaktadır. Ama anlaşılmak için ortaya koydukları eylemler toplumda anlayış hariç, her tür duyguyu uyandırmaktadır. Bu yineleme zorlantısının trajedisidir. Her seferinde çocukluğunda bulduğu dünyadan daha iyi bir dünya bulmayı umut eder, fakat yine aynı çocukluğundaki ortamı yaratır.(Nihan Kaya, İyi Aile Yoktur, s.268)

Burada sözlerimizin yanlış anlaşılmaması adına şunu belirtmek isterim ki Nihat karakteri üzerinden “hadi bakalım, cellata karşı empati yapalım”  gibi bir düşünce çıksın istemeyiz. Dünyayı anlamak, anladığımız noktaları çözümlemeye çalışmak ve buradan yola çıkarak daha iyi bir dünyanın mümkün olduğu düşüncesine bir katkı koymak amacımız. Bu yolu örme noktasında bireyin kendi yaşamını, kendi hikayesini değerlendirmeye, döngülerini çözümleyerek onları kırmaya çalışmasının toplumsal olana da değerli bir katkı yapacağını düşünüyoruz. Çünkü  “Özel olan politiktir.” Tarihte gördüğümüz acımasız liderler, intihar bombacıları, suçlular, bazı politikacılar da en nihayetinde kötücül olana zorlanmamış, bir noktasında bu yolu seçmişlerdir. Bu seçimleri nasıl kırabileceğimize dair düşünmemiz, değişime giden yolu örme noktasında önemli bir adımdır. Bu adıma dair önemli ipuçları ve çözümleri barındıran şu paragrafı eklemek isteriz :

Adolf Hitler de dayak yediğini inkar etmiyordu. O, sadece çektiği acıları inkar ediyordu; bu esnadaki duygularını inkar ediyordu ve bu yüzden de milyonlarca defa katil olmuştu. Eğer o, kendi durumunu, olguların kendi gerçekliğini hissetseydi ve ağlamış olsaydı, kendi kinini bastırmasaydı, aksine, bilinçli bir şekilde yaşasa ve anlamış olsaydı, bütün bunlar yaşanmazdı. Aynı durum diğer dayak yiyen, cesareti kırılan ve daha sonra Zalim ve Suç makinesi olan Stalin ve Çavuşesku içinde geçerlidir. Bir insan ancak, bir zamanlar kendisi olan, dayak yemiş çocuğun duygularını hissetmeye, yetişkinlerin küstahlıklarını ve alaycılıklarını reddetmeye ve yargılamaya hazır olduğu zaman, gerçeğe çekilen sınırları aşabilir. Ve ancak o zaman diğer insanlar için tehlike olmaktan çıkar. (Nihan Kaya, İyi Aile Yoktur, s.269)

Filmdeki Nihat karakteri gibi birçoğumuz çocukluğumuzda boyumuzdan büyük acılar yaşadık, bu cümleden sonra genellikle gelen “ama….” cümlelerini şimdiden duyar gibiyiz. “Ama benim annem, babam yanımdaydı. O kadar büyük acılar yaşadığımı düşünmüyorum.” tarzında cümleler sadece ve sadece acıyı bastırmaktan ve bugünümüzü, geleceğimizi elimizden almaktan başka bir şeye yaramamaktadır. Ki bu doğru olsaydı şu an bambaşka bir toplum olmuş olurduk, toplum dediğimiz yapıyı da içinde yaşayan bizler şekillendiriyoruz. Ülke tarihimiz, güncel siyasetimiz nasıl ki tarifsiz acılarla ve haksızlıklarla doluysa bir o kadar  kişisel tarihimiz de öyle. Yapılacak yegane şey kendi çocukluğumuza bakıp oradaki acıyı inkar etmeden, bastırmadan çıplak bir şekilde görmek, o çocuğun öfkesini hissetmek ve bunu sağlıklı bir şekilde dile getirmektir. Bu süreç elbette ki kolay değildir. Ancak bize kendimizi ve geleceğimizi armağan edebilecek tek güç, yine kendimizle ve geçmişimizle yüzleşmektir. İçimizdeki yangınla kendimizle beraber başkalarını yakmak yerine o yangını kabul ederek, söze dökerek kül olmasına izin vermek ve sonra dört elle küllerinden bir ormana dönüştürerek dünyaya, çevremize katkı sağlamanın bizi mutlu edeceğine, biz değişip dönüştükçe dünyanın da değişip dönüşeceğine sonsuz bir inanç duyuyoruz.

Sözlerimizi son olarak Alice Miller’ dan yaptığımız alıntıyla bitirmek istiyoruz: Dünyadaki bütün rasyonalistlerin aynı uluslararası üniformayı giymiş gibi birbirine benzemesinin nedeni, yaşamdan nefret ederek yıkıcılığa tutkun olmalarıdır. Bu yıkıcılık da aynı kaynaktan, çocuklukta çekilen o hiç hatırlanmayan ya da kabul edilmeyen ve toplum tarafından da son zamanlara kadar inkar edilen acıların öyküsünden beslenir… Ancak bulunduğumuz çağda artık böyle inkarları kaldıracak durumda değiliz, bunların içerdiği riskler gün geçtikçe kat kat artmaktadır. Öykülerini unutulmuşluğun karanlığından çıkarmaya hazır olan insanlar başkalarını da aynı adımları atmaya yüreklendirecekler ve uyanan bu yeni bilinçle bugünkü ‘politikanın’ bulanık ortamına şimdiye kadar olabildiğinden daha fazla aydınlık ve berraklık getirebileceklerdir. (Alice Miller, Yetenekli Çocuğun Dramı,s.133)

 

Daha fazla

Yorum Yap

Yorum girişi yapınız.
Adınızı girin

Son Yazılar

Sayfalarda Romantizm: Gelmiş Geçmiş En iyi 7 Aşk Romanı

Edebiyatın doğuşundan itibaren yazmak için yegane neden olmuştur aşk. Acılarını, hislerini, duygularını sözcüklere dökmeyi bilenler satırlarıyla okuyucuyu daima büyülemiştir. Aşk üzerine kurgulanmış romanlar klasikleri...

Başrolünde Tom Holland’ın Olduğu “Cherry” Filmine İlk Bakış

Anthony ve Joe Russo’nun Marvel filmlerinden sonra yönettiği ilk film olan Cherry’den ilk görseller geldi. Spiderman olarak tanıdığımız Tom Holland ile yeniden bir araya...

2021 Grammy Adayları Belli Oldu

Müzik dünyasının en prestijli ödül törenlerinden biri olan Grammy için geri sayım başladı. Önümüzdeki yıl 63. kez düzenlenecek olan Grammy ödüllerine Beyoncé 9 adaylıkla...

Hayat Tarzlarıyla Beraber Sosyal Ağların Benzeşmesi

İnsanlık tarihinin en önemli gelişmelerinden bir tanesi de şüphesiz ki matbaanın keşfedilmesidir. Matbaa sayesinde insanlar kendi fikirlerini, düşüncelerini veya yorumlarını diğer insanlara aktarmaktaydı. Bu...

Annem Hakkında Her Şey: Aile Kavramına Bakış

1999 yılında vizyona giren film, izleyiciye farklı bakış açıları ve sorgulama alanları açmıştır. Pedro Almodóvar'a  En İyi Yabancı Film Oscar'ı ve Cannes Festivali'nde En...