Gece Modu

Son dönemde popülariteleri artan sokak dizilerinin popülaritelerinin ve bütçelerinin özellikle son yıllarda gittikçe artması tesadüf değil: Çukur, İçerde, Son Çıkış, Peaky Blinders, Sıfır Bir… Bu tarz diziler daha çok getto kavramının ve gerçeğinin üzerine kurulmuş vaziyette. Gerçeği anlatmaya yönelik oldukları gibi, popüler oluşları ve ana karakterlerin eylemlerinin kahramanlaştırılması toplumda bazı gerçeklere tekabül ediyor.

Milenyum sonrası toplumlarda artışı gözlenen kimlik ve etnisite çatışmaları gittikçe gün yüzüne çıkıyor: Toplum içinde çoğunluğun tayin ettiği kimlik, azınlığın seçme hakkını kısıtlıyor. Etnik olarak da, siyasal olarak da belli grup-cemaatlere seçim ve kontrol hakkı kalmıyor. Kabaca bahsetmek gerekirse, yeni yönetim sistemlerindeki serbest düzen, her an risk yaşamını haiz olmanızla sonuçlanıyor. Bu durumlarda insanlar kendi bölgelerine çekiliyorlar: Lüks siteler, kenar mahalleler, gettolar, lüks semtler, yoksul semtler gibi çelişkileri barındıran, güvenlik ve özgürlük arayışını temel alan çatışmalara sürükleniyorlar.

Şehir hayatlarımızda yer alan ve özellikle en büyük şehirlerimizde gözlemlediğimiz (Ankara, İstanbul, İzmir) getto versus güvenlikli site yerleşimlerinin sayısı imkan seçenekleriyle ve nüfusla beraber artıyor. Gün geçtikçe güvenlikli siteleşme oranı (kabaca örneklemek gerekirse) gettolaşma oranına göre geride kalsa da, artma eğilimi gösteriyor.

Bu gerçekler bağlamında, bizler de gündelik yaşamlarımızda -eğer orta sınıf ya da orta üstü sınıfa dahilsek- kaçtığımız veyahut içinde bulunduğumuz gerçek yaşamların kurgulanmış versiyonlarını görme imkanı buluyoruz. Başımızı çevirdiğimiz ve yolumuzu değiştirdiğimiz mahalleler, evlerde ekranlarımıza geliyor.

Gettolar, eski zamanlara ziyade daha küçük parçalara ayrılan toplumun diğer küçük parçalarının ”biz ve onlar” olarak anlamlı fakat seçim şanslarının daha az olduğu, değerlerin çatışıp karşılaştırıldığı ve dış tehditlere karşı güvenliğin sağlanıp özgürlüğün kısıldığı alanlardır. Buralarda herkesin içecek bir tas çorbası ve yatacak evi vardır.

Dış dünyaya karşı ortak bir paydada buluşulan bir cemaatten farklı olarak, gettolarda çoğunluk tarafından aşağılanmışlığın damgasını paylaşmak, getto sakinleri arasındaki nefreti ve küçümsemeyi de körükler. Birbirleriyle barış içinde de savaş içinde de yaşayabilen bu bireylerin yapmadıkları şey ise birbirlerine saygı duyarak yaşamalarıdır (Bauman). Bu da içerisi kendisine açık ancak yabancılara (onlara, ötekilere, size) kapalı olan bir alt düzen oluşumuna yol açar. Beli silahlı insanlar, daha küçük ve aynı lokmayı paylaşmak üzerine kurulu küçük çeteler, parayı dağıtan alt yöneticiler gibi. Tüm bunları sokak dizilerinde kurgunun inşasındaki zemin olarak görüyoruz. Sokak dizilerini sokak dizisi yapan, onları ”bizim dizimiz” değil de sadece bir ”dizi” yapan şey onların gerçeğinin halihazırdaki inkarıdır. Ve dizilerdeki yöntemde de ”içerdeki” hayat ne kadar kötü olursa olsun kendi düzeninin ve kahramanlarının olduğu imajı diziyi bir kurguya dönüştürür ve diziyle beraber getto gerçekliği de izleyicinin gözünde yorganlarla örtülür. Popüler medyanın yaptığı şey bir gerçeğe yönelik bizleri müzakereye ve verimli tartışmalara götürmekten ziyade, gerçeklerin değersizleştirilmesi yönüne daha çok ağırlık vermek olarak gözlemleniyor.

İnsanlarımız bu tip dizileri izlemeyi seviyorlar, kendi hayatlarında bulamadıkları heyecanı bu kurgusal düzleme oturtulmuş hayatlarda buluyorlar. Gerçeği tartışmak yerine, bu gettolardaki insanları istemeden de olsa birer gösteri insanına dönüştürüyorlar. Bu belki gettolaşmaların artmasıyla, buradaki insanların yedikleri değersiz damgasının değerli yönünde değişmesiyle sonuçlanabilir. Fakat bu etki çok sürmeyecek, tüketim toplumunun akışkanlığı içerisinde başka yerlere kaybolacaktır. Elde edilen şey gettodaki insanları gettoların içerisinde daha güçlü hale getirmekse, bunun sonuçları da mutlaka tartışılmalıdır. Zira izlediğimiz dizilerde çıkış noktası şu an bir var olan gerçekliktir ve kahramanların oynadığı model, pekâlâ taklit edilebilir, ancak bu gettonun kapılarını topluma açarak değil, tam tersine kapıları surlara dönüştürme yolunda devam eder.

Baudrillard diyor ki:

”Gerçek, imaja yenik düştü. Düşünce ve algımız bize sunulan imajla sınırlı, hafızamız ise medyanın bu imajı gündemde tuttuğu süreden ibaret.”

Ve Zygmunt Bauman’la Loic Wacquant’ın da ifade ettiği gibi, gerçek gettoların içine giremezsiniz ve oradan çıkamazsınız. Burada verilen bedel daha değerli yaşama hakkı ve bireysel özgürlüklerdir.

CEVAP VER

Yorum girişi yapınız.
Adınızı girin