
Benden kaçıyordu. Ben ise kızmaya başlamıştım ve koşu hızımı gitgide arttırıyordum. Sonunda onu bir ağacın önünde yakaladım. “Neden kaçıyorsun benden?” dedim. Cevap vermedi. Üsteleyerek “Ne olur gel artık, gidelim.” dedim. Sadece gülümsüyordu. Başka hiçbir tepki vermiyordu. Onu kolundan kavrayıp götürmek için uzanırken, o benden iyice uzaklaşıyordu. Ne kadar yaklaşmaya çalışsam ulaşamıyordum. Ona seslenmek istiyordum ama sesim azalıyor, söylediklerim anlaşılmıyordu. Birden nefesim kesildi.
Gözlerimi açtığımda hızlı hızlı nefes alıyordum. Hemen su şişesine uzandım. Yarım litre suyu bir dikişte bitirdikten sonra kendime gelebildim. Anlaşılan yine o kabusu görmüştüm. Her seferinde rüya mı değil mi ayırt edemiyordum. O kadar gerçekçiydi ki hep olayın akışına bırakıyordum kendimi.
Bu kabusu yaklaşık on beş yıldır görüyordum. Psikoloğa bile gitmiştim bunun için. Sonuç tabii ki hüsrandı. Tam geçti, artık görmüyorum derken bir rüyam daha kabusa dönüşüyordu.
Bir sigara yaktım. Her zamanki gibi bugün de işe gitmeyi hiç istemiyordum. Bunun aksine yapabileceğim daha iyi bir şey yoktu. Tekrar uykuya dalmak korkutuyordu beni. En iyisi hazırlanıp bir an önce evden çıkmaktı. Bugün kahvaltı yapmak bile içimden gelmiyordu. Giyindikten sonra direkt evden çıktım.
Bir kahveciye oturmuştum. Sade filtre kahvemi söyledikten sonra telefondan gazetelere bakmaya başladım. Kafamı dağıtmak istiyordum fakat bu boş bir çabaydı. Daha ne kadar bu rüyayı görmek zorunda kalacaktım?
Eşimi kaybettikten sonra bu rüyayı görmeye başlamıştım. Acısı hala ilk günkü gibi tazeydi bende. Çünkü hep onu görüyordum rüyamda. Kabus mu demeliydim acaba? Psikolog: “Yaşadığın travmanın etkisi.” demişti ve bir çare bulamamıştı. İş arkadaşlarım dışında hayatımda kimsem yoktu. Onlar da zorunlu arkadaşlardı zaten… Duygusal olarak birine yer yoktu artık benim hayatımda. Çoluk çocuk da yoktu. Böylece yaşlanıp ölecektim bir gün.
Yorucu bir günün ardından işten çıkmıştım. Otobüse binmek için durağa gittim. Ani bir kararla deniz kenarı bir yerde yemek yemek istedim ve bunun için karşı durağa geçmem gerekiyordu. Bir otobüs durdu önümde. Şoföre el işareti yapıp atik bir şekilde karşıya geçmek için koşmaya başladığım sırada arkadan bir arabanın geldiğini gördüm. O sırada odaklandığım tek şey arabanın yanan farlarıydı.
Ormanlık bir alandaydım. Biri şarkı söylüyordu. Bu da neyin nesiydi? Ben neredeydim? Sesin geldiği yöne doğru gitmeye başladım. Her adımımda ses artıyordu, yaklaşıyordum. Koca bir söğüt ağacına varmıştım. Ses, o ağacın arka tarafından geliyordu. Birden ağacın arkasından biri başını uzattı. Bu eşimdi. Gözlerime inanamamıştım. “Yakala beni.” dedi. Hızlıca arkasından koşmaya başladım. Koşmaktan nefes nefese kalmıştım. Bir ağacın önünde yakaladım onu. “Neden kaçıyorsun benden?” dedim. Gülümseyerek “Ben kaçmıyorum ki senden. Seni buraya getirmek istedim sadece.” dedi. Elimi uzattım. İlk kez ona bu kadar yaklaşmıştım. Elinden tuttum ve “Hadi eve gidelim.” dedim. Gülümseyerek başıyla onayladı.
Gözlerimi açtığımda hastane kokusunu alabiliyordum. Yanımda bir hemşire tansiyonumu ölçüyordu. “Günaydın.” dedi ve odadan çıktı. Doktorla beraber geri döndüler. Doktor: “Geçmiş olsun beyefendi.” dedi. “Bana ne oldu?” dedim. “Maalesef size bir araba çarptı. Geldiğinizde kalbiniz durmuştu ve çok kan kaybetmiştiniz. Ayrıca çok fazla kırığınız vardı. Sizi tekrar hayata döndürdük. Biraz daha misafirimiz olarak kalacaksınız. Geçmiş olsun.” dedi.








































