Snowpiercer – Bir Sistem Eleştirisi Filmi

Yazarın Diğer Yazıları

Toplumsal Cinsiyet Tartışmaları Işığında “Yürümek” – Sevgi Soysal

"Yürümek, dönüp arkaya bakmamak..." Sevgi Soysal'ın 1970 yılında kaleme almış olduğu Yürümek romanı; Türk edebiyatında o zamana kadar çokça rastlanmayan konulara değinen özgün bir eserdir....

Nazım Hikmet ve Yahya Kemal’i Buluşturan Kadın

Nazım Hikmet' in annesi olan ve oldukça varlıklı aileden gelen bu kadın, Celile Hanım. Güzelliği dillere destandır ve eşinden anlaşmazlık dolayısıyla ayrılır. O sıralarda...

Oğuz Atay’ın Başyapıtı Tutunamayanlar İncelemesi

Yaşadığı dönemde ilgi görmemiş, anlaşılamamış, aksine hep "ötekileştirilmiş" ve "tutunamamış" bir adamdan söz edeceğiz birazdan. Öyle ki şu anda adını duyduğumuzda ona ait olduğundan...

Yusuf Atılgan – Canistan’da İktidar Olgusu

Yusuf Atılgan, 1950 sonrası Türk edebiyatının en önemli isimlerinden biridir. Türk romanının pek çok bakımdan özgün ve çok tanınmış eserleri olan Aylak Adam ve...
Avatar
Arşiv
Söylenti Dergi'de geçmiş zamanda yazar olan dostlarımızın eserleri bu hesapta arşivlenmektedir. Yazar onayı olduğu sürece kaynak göstererek kullanmak serbesttir.

Snowpiercer, ABD, Güney Kore ve Fransa ortak yapımı bir bilimkurgu diyebiliriz. Yönetmen koltuğunda Güney Koreli Joon-Ho Boog otururken, oyuncu kadrosunda ise Hollywood’dan tanıdığımız Chris Evans, Ed Harris, John Hurt, Tilda Swinton gibi isimler karşımıza çıkıyor.

Bilim kurgu dışında bolca aksiyon ve vahşet de barındıran film oldukça aşina olduğumuz bir konuya sahip aslında. Fakat olay tam da bu noktada ayrışıyor ve Snowpiercer sistem eleştirisini oldukça küçük, kısıtlı bir alanda yaparken, bu distopik toplumun kan dondurucu şartlarını da soğukkanlılıkta ustalaşmış karakterler üzerinden veriyor. Birtakım eksiklikleri dışında distopik filmlerden ayrılan özel bir yeri var bana kalırsa.

Filmi özetleyecek olursak, dünya küresel ısınmayı engellemek için atmosfere salınan CW7 maddesi yüzünden buzullarla kaplanır. Dışarıda hayatta kalmak imkansızdır. Kurtulan az sayıda insan, bir demiryolu şirketi sahibi Mr. Wilford’un yaptığı, bir yılda tüm dünyayı durmadan dolaşmak zorunda olan büyük trenin, Snowpiercer’ın içinde yaşamaya başlar. Bu tren, içindekileri dışarının ölümcül soğuğundan korumaktadır; ancak trenin hiç durmaması, sonsuz bir döngü içinde ilerlemesi gerekmektedir. Le Transperceneige adlı Fransız çizgi romandan uyarlanan filmde, birçok metafor kullanılırken, sadece yok oluş sonrasının değil; günümüz dünyasının da kapitalist atmosferi vurucu şekilde yansıtılmıştır.

Trendekiler sınıfsal konumlarına göre yerleştirilmiş, günümüzün hiyerarşik düzeni tek bir alanda alenen devam etmektedir. En arka vagonda, ezilenler, elit kesimin deyimiyle halk vardır. Bu sistem 17 yıldır sürmektedir. Daha önce sayısız devrim girişimi olmuş fakat hepsi başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Popülasyonu dengelemek adına insan canını almaktan hiç çekinmeyen ön vagon tayfasının da işine bile gelmiştir bu isyanlar. Trende doğanlar, bir dünya varlığından haberi bile olmayan çocuklar… Tren, yeni bir dünyadır. Ve düzen, yine aynı. Tıpkı bugünkü gibi. Alt – üst dengesinin, ön ve arka vagonlara taşınması aslında hikayemiz. Hiçbir şeye sahip olmayanlardır bu arka vagonlarda sıkıştırılmışlar. Ve kaynak sıkıntısı olduğu söylenerek protein çubuğu denen besinlerle beslenmektedirler. Bu korkunç şartlar, ön vagonlara doğru gidildikçe yerini ziyafetlere, sınırsız eğlencelere bırakırlar. Artan statüler, varlıklar ve hırslar… İki düzen arası uçurumun ironikliği bana biraz  “The Hunger Games” i anımsattı.

Başrol karakteri Curtis, ezilenlerin arasında yer alan ve on yedi yaşından beri arka vagonda yaşayan, trendeki hiyerarşik düzeni kırmak için yapılan bütün isyanlara şahit olmuş genç bir adamdır.

- Advertisement -

Artık bu gidişata dur demeyi düşünmektedir, bunun için de trenin yönetildiği yere ulaşmayı hedeflemektedir. Curtis, lokomotifi ele geçirdiği takdirde düzenin değişeceğine ve bu sistemi düzeltebileceğine inanmaktadır. Kendisi kadar önemli olan bir diğer karakter ise, arka vagonun lideri ve en yaşlı kişisi Gilliam’dır. Gilliam’ın da yardımıyla Curtis’in başında olduğu küçük bir grup, arka vagondan sürekli yetiştirmek bahanesi ile alınan küçük çocuklardan birinin daha götürülmesiyle isyanı başlatır ve ön vagona doğru yola koyulurlar.

İlerledikçe, hem vagonlar arası sınıfsal farklar daha da belirgin hale gelir, hem de adaletsizlikler. Curtis, düzeni değiştirmek adına yola çıktığı dostlarını bir bir feda ederken, bütün bir film boyunca yapacağı seçimleri kestirmek bize kalıyor. En öne gidip yeni bir liderlik için meydan mı okuyacak yoksa bu düzeni sonsuza dek yok mu edecek? Curtis ilerledikçe biz de hem öfkeleniyor hem de tek derdi yalnızca insanca (!) yaşayabilmek olan bu güruhla birlikte hakkımızı aramak istiyoruz film boyunca.

Mükemmel bir çalışma sistemiyle asla durmadan dönüp duran trenimizin bir noksanını yakalıyoruz filmin sonuna doğru. Ve maalesef alt sınıftan alınıp götürülen her bir çocuğun bu sistemin neresine layık görüldüğünü keşfetmek biraz ağır geliyor. Her daim yeni lider olma konusunda Curtis’i teşvik eden ve en ön vagona gitmesi için destek veren Gilliam’ın ise trenin yaratıcısı Wilford’la olan bağını da sona yaklaşırken sürpriz bir şekilde anlıyoruz ve sistemin esas satın aldıklarının neler, kimler olduğu konusunda tekrar düşünme fırsatımız oluyor. Kim bilir belki bu düzen bir gün değişir?

Filmi en güzel özetleyen alıntıyı da koymadan geçemeyeceğim.

“Ayakkabılar başa takılır mı? Hayır, takılmaz! Şapka başa, ayakkabı ayağa takılır. İşte sizler ayakkabısınız ve bizler ise şapkalarız. Sizler hep ayaklarda kalacakken bizler hep başa takılacağız…”

 

Daha fazla

Yorum Yap

Yorum girişi yapınız.
Adınızı girin

Son Yazılar

Başrolünde Tom Holland’ın Olduğu “Cherry” Filmine İlk Bakış

Anthony ve Joe Russo’nun Marvel filmlerinden sonra yönettiği ilk film olan Cherry’den ilk görseller geldi. Spiderman olarak tanıdığımız Tom Holland ile yeniden bir araya...

2021 Grammy Adayları Belli Oldu

Müzik dünyasının en prestijli ödül törenlerinden biri olan Grammy için geri sayım başladı. Önümüzdeki yıl 63. kez düzenlenecek olan Grammy ödüllerine Beyoncé 9 adaylıkla...

Annem Hakkında Her Şey: Aile Kavramına Bakış

1999 yılında vizyona giren film, izleyiciye farklı bakış açıları ve sorgulama alanları açmıştır. Pedro Almodóvar'a  En İyi Yabancı Film Oscar'ı ve Cannes Festivali'nde En...

Kadınca Bilmeyişlerin Tek Adı: Tante Rosa

     "Nerede olursa olsun, kadınları birbirine ortak eden tek bir şey vardır: Hayat!" 1966-1968 yılları arasında Dost dergisinde yayımlanan Tante Rosa, sonraki yıllarda kitap...

Toplumsal Cinsiyet Tartışmaları Işığında “Yürümek” – Sevgi Soysal

"Yürümek, dönüp arkaya bakmamak..." Sevgi Soysal'ın 1970 yılında kaleme almış olduğu Yürümek romanı; Türk edebiyatında o zamana kadar çokça rastlanmayan konulara değinen özgün bir eserdir....