Snowpiercer – Bir Sistem Eleştirisi Filmi

Snowpiercer, ABD, Güney Kore ve Fransa ortak yapımı bir bilimkurgu diyebiliriz. Yönetmen koltuğunda Güney Koreli Joon-Ho Boog otururken, oyuncu kadrosunda ise Hollywood’dan tanıdığımız Chris Evans, Ed Harris, John Hurt, Tilda Swinton gibi isimler karşımıza çıkıyor.

Bilim kurgu dışında bolca aksiyon ve vahşet de barındıran film oldukça aşina olduğumuz bir konuya sahip aslında. Fakat olay tam da bu noktada ayrışıyor ve Snowpiercer sistem eleştirisini oldukça küçük, kısıtlı bir alanda yaparken, bu distopik toplumun kan dondurucu şartlarını da soğukkanlılıkta ustalaşmış karakterler üzerinden veriyor. Birtakım eksiklikleri dışında distopik filmlerden ayrılan özel bir yeri var bana kalırsa.

Filmi özetleyecek olursak, dünya küresel ısınmayı engellemek için atmosfere salınan CW7 maddesi yüzünden buzullarla kaplanır. Dışarıda hayatta kalmak imkansızdır. Kurtulan az sayıda insan, bir demiryolu şirketi sahibi Mr. Wilford’un yaptığı, bir yılda tüm dünyayı durmadan dolaşmak zorunda olan büyük trenin, Snowpiercer’ın içinde yaşamaya başlar. Bu tren, içindekileri dışarının ölümcül soğuğundan korumaktadır; ancak trenin hiç durmaması, sonsuz bir döngü içinde ilerlemesi gerekmektedir. Le Transperceneige adlı Fransız çizgi romandan uyarlanan filmde, birçok metafor kullanılırken, sadece yok oluş sonrasının değil; günümüz dünyasının da kapitalist atmosferi vurucu şekilde yansıtılmıştır.

- Advertisement -

Trendekiler sınıfsal konumlarına göre yerleştirilmiş, günümüzün hiyerarşik düzeni tek bir alanda alenen devam etmektedir. En arka vagonda, ezilenler, elit kesimin deyimiyle halk vardır. Bu sistem 17 yıldır sürmektedir. Daha önce sayısız devrim girişimi olmuş fakat hepsi başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Popülasyonu dengelemek adına insan canını almaktan hiç çekinmeyen ön vagon tayfasının da işine bile gelmiştir bu isyanlar. Trende doğanlar, bir dünya varlığından haberi bile olmayan çocuklar… Tren, yeni bir dünyadır. Ve düzen, yine aynı. Tıpkı bugünkü gibi. Alt – üst dengesinin, ön ve arka vagonlara taşınması aslında hikayemiz. Hiçbir şeye sahip olmayanlardır bu arka vagonlarda sıkıştırılmışlar. Ve kaynak sıkıntısı olduğu söylenerek protein çubuğu denen besinlerle beslenmektedirler. Bu korkunç şartlar, ön vagonlara doğru gidildikçe yerini ziyafetlere, sınırsız eğlencelere bırakırlar. Artan statüler, varlıklar ve hırslar… İki düzen arası uçurumun ironikliği bana biraz  “The Hunger Games” i anımsattı.

Başrol karakteri Curtis, ezilenlerin arasında yer alan ve on yedi yaşından beri arka vagonda yaşayan, trendeki hiyerarşik düzeni kırmak için yapılan bütün isyanlara şahit olmuş genç bir adamdır.

Artık bu gidişata dur demeyi düşünmektedir, bunun için de trenin yönetildiği yere ulaşmayı hedeflemektedir. Curtis, lokomotifi ele geçirdiği takdirde düzenin değişeceğine ve bu sistemi düzeltebileceğine inanmaktadır. Kendisi kadar önemli olan bir diğer karakter ise, arka vagonun lideri ve en yaşlı kişisi Gilliam’dır. Gilliam’ın da yardımıyla Curtis’in başında olduğu küçük bir grup, arka vagondan sürekli yetiştirmek bahanesi ile alınan küçük çocuklardan birinin daha götürülmesiyle isyanı başlatır ve ön vagona doğru yola koyulurlar.

İlerledikçe, hem vagonlar arası sınıfsal farklar daha da belirgin hale gelir, hem de adaletsizlikler. Curtis, düzeni değiştirmek adına yola çıktığı dostlarını bir bir feda ederken, bütün bir film boyunca yapacağı seçimleri kestirmek bize kalıyor. En öne gidip yeni bir liderlik için meydan mı okuyacak yoksa bu düzeni sonsuza dek yok mu edecek? Curtis ilerledikçe biz de hem öfkeleniyor hem de tek derdi yalnızca insanca (!) yaşayabilmek olan bu güruhla birlikte hakkımızı aramak istiyoruz film boyunca.

Mükemmel bir çalışma sistemiyle asla durmadan dönüp duran trenimizin bir noksanını yakalıyoruz filmin sonuna doğru. Ve maalesef alt sınıftan alınıp götürülen her bir çocuğun bu sistemin neresine layık görüldüğünü keşfetmek biraz ağır geliyor. Her daim yeni lider olma konusunda Curtis’i teşvik eden ve en ön vagona gitmesi için destek veren Gilliam’ın ise trenin yaratıcısı Wilford’la olan bağını da sona yaklaşırken sürpriz bir şekilde anlıyoruz ve sistemin esas satın aldıklarının neler, kimler olduğu konusunda tekrar düşünme fırsatımız oluyor. Kim bilir belki bu düzen bir gün değişir?

Filmi en güzel özetleyen alıntıyı da koymadan geçemeyeceğim.

“Ayakkabılar başa takılır mı? Hayır, takılmaz! Şapka başa, ayakkabı ayağa takılır. İşte sizler ayakkabısınız ve bizler ise şapkalarız. Sizler hep ayaklarda kalacakken bizler hep başa takılacağız…”

 

Yorum Yap

Yorum girişi yapınız.
Adınızı girin

Avatar
Arşiv
Söylenti Dergi'de geçmiş zamanda yazar olan dostlarımızın eserleri bu hesapta arşivlenmektedir. Yazar onayı olduğu sürece kaynak göstererek kullanmak serbesttir.

Must Read

Turgenyev’in Başyapıtı: Babalar ve Oğullar | 15 Alıntı

Eski nesille, nihilist gençlik arasındaki kuşak çatışmasını anlatan Babalar ve Oğullar, Rus edebiyatının önemli yazarlarından İvan Turgenyev’in 1862'de kaleme aldığı başyapıtıdır. Eser, Rus edebiyatının...