Sinema Tarihine İz Bırakmış Sanat Filmleri

Sanat filmi denilince akılda ilk canlananlar sakin ve ağır geçen zaman, suskun karakterler, sessizlik, soluk renkler ve durağanlıktır. Kimileri için her ne kadar sürükleyicilikten uzak, sıkıcı ve zaman kaybı gibi değerlendirilse de tutkunları için vazgeçilmez filmlerdir sanat filmleri.

Bu tarz filmler genellikle düşük bütçeyle ve bir film şirketinden bağımsız olarak çekilirler. Sanat filmi kavramı ilk olarak Fransa’da 1908 yılında ‘Cinema d’Art’ adı ile ortaya çıkmıştır. Avrupa’da 1920’lerde sanat filmi kavramı Avant-Garde Avrupa Filmleri olarak nitelendirilirken, 1930’lardan itibaren İtalya’daki Neorealizm akımından oldukça etkilenen sanat filmi dünyası, avantgarde filmlerin yerine daha gercekçi ve karakterlerin psikolojik yönlerinin öne çıkarıldığı filmlere yer vermeye başlamıştır. Özetle sanat filmlerin teması sosyal ve psikolojik gerçekçilik olmaya baslamıştır. 1950’lerden itibaren ise sanat filmi salt Avrupa filmlerini kapsayan bir olgu olmaktan çıkıp evrensel bir olgu haline gelmiştir.

Bu yazımda sizlere hem Türk hem de Avrupa sinema tarihinin en iyi sanat filmleri ve yönetmenlerinin bazılarından bahsedeceğim.

Sinema tarihinde önemli bir yer edinmiş sanat filmlerimiz sadece Türk sinema tarihini etkilemekle kalmayıp, Dünya sinema tarihini de derinden etkilemiş olsa da, ülkemizde sanat filmleri tarihsel gelişim sürecine bakıldığında büyük gişelere sahip olamamış ve hak ettiği değeri görememiştir.

- Advertisement -

Popüler sinemanın klişe ve tekrarlarla dolu olduğunu görebilen, sanat filmlerini tadına vararak izleyebilenler için buyrunuz;

Türkiye’nin öteki sineması olan sanat filmlerinden en iyi 10 yerli sanat filmi:

SEVMEK ZAMANI (Metin Erksan, 1965)

Metin Erksan’ın bir doğu geleneği olan ‘surete aşık olma’ temasından esinlenerek yaptığı film, alışılagelmişin dışında bir yapıt olduğu için o dönem hiçbir yerde gösterim şansı bulamamıştır. Ancak yine de izleyiciyi içine çeken atmosferiyle Avrupa’da yankı uyandırabilmeyi başarmış olan film, sonraları sinema tarihimizde klasik kült filmler arasında kendine bir yer edinmiştir. Konusu ve işleyişi ise oldukça ilginç olan filmde; boyamaya girdiği bir evin duvarında asılı kadın resmine aşık olan boyacı Halil’in ve resmin sahibi Meral’in öyküsü anlatılır.

Sevmek Zamanı, 1965

DUVAR (Yılmaz Güney, 1983)

1983 yılında, çok zor şartlar altında çekilen bir Yılmaz Güney filmidir. Filmde Türkiye’nin geçtiği zorlu dönemde cezaevlerinde yaşanan şiddete, adaletsizliğe ve yozlaşmaya değiniliyor. Yılmaz Güney’in Cannes’da büyük ödülü alan Yol’dan sonraki ilk, yaşamındaki ise son filmidir. Son filmi olması açısından önemli bir yere sahip olan Duvar, izleyiciyi düşündüren ve bazı şeyleri sorgulamaya iten bir film. Baskıcı rejim karşısında böyle büyük bir yapıtın ortaya konulması, aslında sanatın gücünün sınırsız olduğunu da göstermiştir.

Duvar, 1983

ANAYURT OTELİ (Ömer Kavur, 1987)

Yazıldığı dönem oldukça ses getiren Yusuf Atılgan’ın Anayurt Oteli adlı romanı, Ömer Kavur gibi bir ustanın elinden çıkmış bir başyapıt olarak Türk sinema tarihindeki yerini almıştır. Kavur’un filmografisinde daha bireysel konuları ele aldığı, insanın psikolojik boyutunu daha derinlikli bir şekilde incelediği dönemde, romanın ruhu ile bu yaklaşımının örtüştüğü bir film olarak da, Türkiye sinemasında insan psikolojisini ele alan etkili filmlerden birine dönüşmüştür Anayurt Oteli. Toplumun birey üzerinde yarattığı vicdan ve ahlak olgusunu öfkeyle sorgulayan film, kuşkusuz sinema tarihimizin en yoğun sanat filmlerinden biridir.

Anayurt Oteli, 1987

A AY (Reha Erdem, 1988)

Reha Erdem’in ilk uzun metrajlı filmi olan A Ay, üzerinden geçen onca yıla rağmen sahip olduğu tazeliği korumayı başarabilmiş, kolay kolay rastlanılamayacak filmlerden. Zamanın, sıkışmışlığın, çaresizliğin sanrılarını yaşayan insanların hikayesi üzerine kurulu olan senaryonun bir çok yerinde Türk Edebiyatı’nın büyük usta isimlerinin alıntılarına rastlarız. Film, Reha Erdem’in sinema tarihimize altın vuruşu diyebileceğimiz, pek bilinmeyen bir şaheserdir.

A Ay, 1988

TABUTTA RÖVAŞATA (Derviş Zaim, 1996)

Türk sinemasında o güne kadar pek görülmemiş bir anlatı sunan hikayesiyle, temsil ettiği mekan ve ele aldığı karakterlerle sıra dışı bir filmdir Tabutta Rövaşata. Isınmak için araba çalan Mahsun’un etrafında gelişen hikaye; Ahmet Uğurlu ve Tuncel Kurtiz’in oyunculuklarıyla kült bir film haline dönüşmüştür. Araba çalmasıyla bilinen, bu sebeple başı sürekli derde giren Mahsun için araba bir tutku değil, ısınmak için bir mekan, bir sığınaktır. Film, alışılageldik kalıpları kırarak, öncesinde defalarca işlenmiş yaygın İstanbul imgesini ters yüz ediyor. Ayrıca, Baba Zula’nın müzik piyasasına girdiği ilk şarkılar da bu filmin müzikleridir.

MASUMİYET (Zeki Demirkubuz, 1997)

Film, yönetmeninin kendini ispat etmesinin yanı sıra Türk sinemasının dönüşümü açısından da önemlidir. Dönemin atmosferini yansıtmakla birlikte, bu atmosferi tartışan ve tartışmaya açan bir yapıya da sahip olan film, sinema tarihimizin belki de en kara ve umutsuz sanat filmlerinden biridir.

Masumiyet, 1997

PANDORA’NIN KUTUSU (Yeşim Ustaoğlu, 2008)

Yeşim Ustaoğlu’nun yönetmenliği ve Jean-Pierre Mas’ın müzikleri eşliğinde hayata kendini açan bir ailenin öyküsünü dokunaklı bir şekilde anlatan film, yabancılaşma ve yalnızlaşmanın öyküsünü gözler önüne sererken büyük bir yükün de altına girmiştir. Her ne kadar yurt dışından önemli ödüllerle ve övgülerle dönmüşse de her sanat filminde olduğu gibi ülkemizde pek fazla ilgi görememiştir.

Pandora’nın Kutusu, 2008

YUMURTA, SÜT, BAL (Semih Kaplanoğlu, 2007, 2008, 2010)

Sinema tarihimizin en yoğun sanat filmlerinden olan bu üç film anlamlı durağanlığı ve derin metaforlarıyla Türkiye ve Avrupa’da bir çok ödüle layık görülmüştür. Son dönem Türk sinemasının önemli yönetmenlerinden Semih Kaplanoğlu’nun bu üçlemesi Avrupa Film Festivali’nde 12 dalda aday gösterilmiştir.

BİR ZAMANLAR ANADOLU’DA (Nuri Bilge Ceylan, 2011)

2010 yapımı Türk dram filmi olan Bir Zamanlar Anadolu’da ile bizleri dolu dolu, coşkun, popüler olma endişesinden uzak, kaliteli bir filmle buluşturan usta yönetmen Nuri Bilge Ceylan’dan şimdiden kült olmuş bir başyapıt. Anadolu’nun o unutulmuş, tenha yerlerine yıkıcı bir sessizlik içinde bakış atan film; barındırdığı derinliği sayesinde evrensel bir niteliğe ulaşmayı başarmıştır.

Altın Palmiye ödüllü Türk film yönetmeni ve fotoğrafçı Nuri Bilge Ceylan, yalnızca Türk sinemasının değil, çağımızın en önemli yönetmenlerinden biridir.

Bir Zamanlar Anadolu’da, 2011

TEPENİN ARDI (Emin Alper, 2012)

Tarihçi ve film eleştirmeni Emin Alper’in ilk uzun metrajlı sinema filmidir. Yönetmen, ilk filmi olmasına rağmen usta yönetmenlere taş çıkartırcasına bir yapıt ortaya koymuştur. Berlin Film Festivali başta olmak üzere ulusal ve uluslararası pek çok festivalden ödüller kazanarak dikkatleri üzerine çekmeyi başaran film politik atmosferi ile, günümüz toplumsal ve siyasi durumunun temel sorunlarını gerçekçi ve eleştirel bir bakış açısıyla ele alıyor.

Tepenin Ardı, 2012

Türk sinemasında kendine bir yer edinmeyi başarabilmiş 10 sanat filmini sizlerle kısaca paylaştıktan sonra gelelim Avrupa sinemasına…

Avrupa sinemasının hiç süphesiz Hollywood ile ayrılan en büyük noktası, sanat filmlerinin varoluşunu sağlayan bir alana sahip olmasıdır. Avrupa sinemasında birçok büyük yönetmen sinemaya yeni bir soluk getirecek filmlere imza atmış, bu filmler ise birçok sinema akımının öncüsü olmuştur. Sanat filmlerinin topluma hitap etmediği algısının bir yanılgıdan ibaret olduğunu ve bu yanılgının sebebinin de bu filmlerin topluma tanıtılmadığından kaynaklandığını varsayarak sizlere bu listeyle unutulmaya yüz tutan filmleri ve yönetmenleri keşfettirmek istedik.

İşte Avrupa sinemasından en iyi on sanat filmi:

WILD STRAWBERRIES (Ingmar Bergman, 1957)

Wild Strawberries, Ingmar Bergman’ın iyimser ve mizahi yanı güçlü filmlerindendir. Göz alıcı görüntüleri, tüyleri diken diken eden rüya sahneleriyle kendini anlatma kaygısı gütmeden, bir insanın içsel yolculuğunu, kendisiyle yüzleşmesini, korkularını, zaaflarını anlatan bu filmi izlerken dünya klasiklerinden güzel bir kitap okuyor hissine kapılacaksınız.

Wild Strawberries, 1957

L’AVVENTURA (Michelangelo Antonioni, 1960)

1960 İtalya – Fransa ortak yapımı psikolojik drama filmi olan L’Avventura uluslararası yarışma ve festivallerde The Adventure adı ile gösterime sunulmuştur. Sinemasında insanların birbirine ve kendisine yabancılaşmasını konu alan büyük yönetmen Antonioni, bu filmiyle sinema tarihinde bir devrim yaratmıştır. Duyguların ve isteklerin çabuk bir şekilde değişimini anlatmaya dayalı, insanın iç karmaşasını irdeleyen naif bir filmdir.

L’Avventura, 1960

VİVRE SA VİE (Jean-Luc Godard, 1962)

Alışıldık tarzda bir Godard ürünü olmayan film; ‘biz’ anlatım tarzında kaleme alınmış bir hikaye, Fransa’da açlıktan ve parasızlıktan sürünen, inadına direnen bir kadını anlatmaktadır. Fransız yeni dalga akımının siyah-beyaz estetiğini, Anna Karina’nın hüzünlü yüzüyle ve Michel Legrand’ın müziğiyle birleştirmesinin filmidir. Kısıtlı imkanlarla, yaratıcı ancak basit çekimlerle sinemada devrim yaratan dev bir sanatçı Godard bu filmini ‘kadın özgürlüğü’ne adamıştır.

Vivre Sa Vie, 1962

SEKİZ BUÇUK / 8½ (Federico Fellini, 1963)

Dünyanın en büyük yönetmenlerinden biri olarak görülen Federico Fellini’nin 1963’te yazıp yönettiği film, gerçek ve hayal arasından kesitler sunar.

Sekiz Buçuk, 1963

ANDREI RUBLEV (Andrei Tarkovsky, 1966)

Her ne kadar Tarkovsky denilince akla diğer ünlü filmleri Stalker, Solaris, Nostalghia vs. gelse de, aslında bu filmi ile büyük bir yönetmeninin doğuşu müjdelenmiş ve sinema tarihi derinden etkilenmiştir. Film, ünlü ikona ressamı Andrei Rublev’in hayatından esinlenerek Ortaçağ Rusya’sının gerçekçi tasvirlerini sunmaktadır. Hayran bırakacak sahneleri ve tarihin en ünlü ikonograflarından Andrei Rublev’in büyüleyici hikayesi sizleri ekrana kilitleyecek bir başyapıttır.

Andrei Rublev, 1966

MOUCHETTE (Robert Bresson, 1967)

Sinema tarihinin Dostoyevski’si Robert Bresson’un 1967 yılı yapımı başyapıtı. Georges Bernanos’un kitabından uyarlama olan bu film sefalet, acımasızlık, merhamet ve toplumun kendi içinde düştüğü inkarı, yalanı ve daha fazlasını gözler önüne sererken vicdanlara seslenen, savaşın artıklarından kalan bir kız çocuğunu anlatmaktadır.

Mouchette, 1967

THE DISCREET CHARM OF BOURGEOİSİE (Luis Bunuel, 1972)

Yarı fantastik bir üslup ve çekici bir görsellikle, güldürerek, şaşırtarak izleten Burjuvazinin Gizli Çekiciliği giderek dibi çıkan dünyamızın güzelliklerinden. Dünyaca ünlü İspanyol yönetmen Luis Bunuel’in Oscar kazanan başyapıtıdır. Film, burjuvazi sınıfını merkezine alarak devletin yapısı içerisinde bulunan mekanizmalara ağır eleştirilerde bulunmakta ve sembolik anlatımıyla seyirciyi bir rüyanın içine katmaktadır. Bu rüyadan uyandığınızda ise gerçeklerin yüzünüze tokat gibi çarptığını hissedeceksiniz.

Burjuvazinin Gizli Çekiciliği, 1972

ULYSSES GAZE (Theodoros Angelopoulos, 1995)

Angelopoulos’un en iyi birkaç filminden yalnızca birisidir. Bir yolculuk filmi. Balkanların ilk filmi olduğu söylenen Manakis Kardeşler’in filminin peşine düşen ünlü bir yönetmenin kişisel yolculuğunu konu alan filmde, bu kişisel yolculuğa Balkanların 20. yüzyıldaki tarihi de eşlik eder.

Ulysses Gaze, 1995

THE WHITE RIBBON (Michael Haneke, 2009)

Michael Haneke son dönemin belki de en önemli ve en sancılı konularına tüm yalınlığıyla değinen yönetmenidir. Şiddetin sineması olarak adlandırılan Haneke sinemasının bu filminde ise faşizmin toplumda nasıl filizlendiğini, küçük bir köyden büyük bir pencere açarak bizlere gösteriyor. Bir ustadan akıl dolu bir hikaye dinlemek kadar güzel bir film.

The White Ribbon, 2009

THE TURIN HORSE (Bela Tarr, 2011)

Bela Tarr, The Turin Horse’u kendine yakışır bir biçimde Nietzsche ile başlatıyor. Varoluşçuluğu derinden hissettiren şaheser niteliğindeki filmde Nietzsche, İtalya’da seyahat ederken bir atın kırbaçlanmasına tanık olur. Atı korumak için boynuna sarılır ve daha sonra yere düşer. Olaydan çok kısa bir süre sonra Nietzsche’ye ciddi bir akıl hastalığı teşhisi konur. Bu hastalık nedeniyle yatalak olacak ve konuşamayacaktır. Peki ata ne olmuştur? Atın akıbetine yoğunlaşan film, saf üzüntünün yönetmeni Bela Tarr’ın da son filmi olma özelliğini taşımaktadır.

The Turin Horse, 2011

Sanatın hakettiği değeri her alanda görerek daha nicelerine hitap edebilmesi umudu ve dileğiyle keyifli okumalar, iyi seyirler.

Yorum Yap

Yorum girişi yapınız.
Adınızı girin

Must Read

Turgenyev’in Başyapıtı: Babalar ve Oğullar | 15 Alıntı

Eski nesille, nihilist gençlik arasındaki kuşak çatışmasını anlatan Babalar ve Oğullar, Rus edebiyatının önemli yazarlarından İvan Turgenyev’in 1862'de kaleme aldığı başyapıtıdır. Eser, Rus edebiyatının...