Gece Modu

Kaç kuşak öncemizi tam anlamıyla tanıyoruz? Aile soyumuzda yaşanılan olumlu gelişmelerin yanında olumsuz gelişmelerin hangilerini tüm gerçekçiliği ile biliyoruz? Sahi, geçmişte yaşamış ve hiç tanışmadığımız bir akrabamızın travmasını farkında olmadan biz de yaşar mıyız? Bu yazıda esas alacağım kitap, aileden devralınan travmalarla ilgili çalışmalar yapmış, hatta bu konuyla ilgili bir enstitü kurmuş bir psikologun çalışması. Mark Wolynn, bu kitabıyla 2016 Nautilus Kitap Ödülü‘nü kazanmış.

Epigenetik Nedir?

Aileden gen yoluyla devranılan birçok aktarım epigenetik sayesinde gerçekleşmektedir. Epigenetik, gen ifadesinde DNA’nın baz diziliminin dışındaki değişiklikleri ifade etmekte kullanılan bir terimdir (Ertuğrul, Koçak, 2012). Son yıllarda yapılan epigenetik düzenlemeler, erişkin yaşamdaki gen ifadesinin kontrol edilmesi hakkında etkin bir şekilde rol oynadığını belirtmiştir. Bu nedenle psikiyatrik bozukluklarda epigenetik düzenlemelerde sağlıklı kişilerden farklılıklar araştırılmaya başlanmıştır.

Epigenetik çalışmalarla elde edilen bilgiler, insan davranışı ve psikiyatrik hastalıklar ile ilgili önemli ipuçları vermekte, çeşitli psikiyatri ve psikoloji okullarının davranış ve psikopatoloji ile ilgili sunduğu bilgileri tamamlamaktadır. Beyin gibi genom da dinamiktir ve çevreyle etkileşim halindedir. Doğum öncesinden başlayarak yaşam boyu karşılaştığımız her olayın davranışlarımızda, kişiliğimizde ve geliştirdiğimiz ruhsal bozukluklarda etkisi vardır ve yaşantıların bu etkisinde gen ifade kalıplarındaki değişimin önemli rolü olduğu anlaşılmaktadır. Bu alandaki çalışmaların diğer heyecan verici yönü de bahsedilen bu değişimin geri dönüşlü olabilmesidir.

Seninle Başlamadı” kitabı Mark Wolynn tarafından kalıtsal aile travmalarının kim olduğumuza etkilerini ve sorunlarımızın üstesinden gelmenin yollarını aktaran bir yapıt. Kitabı okurken her sayfasında mutlaka bir şey öğreniyorsunuz, ufkunuzu açan ve bakış açınızı genişleten bir çalışma. Bilimsel açıdan size birçok şey aktarılmasına rağmen üslubu son derece akıcı, Türkçeye çevirisinin de başarılı olduğunu bu noktada söylemek mümkün. Kitap üç bölümden oluşuyor.

İlk bölüm aile travmalarıyla ilgili. Hamilelik sürecinde yaşanan ruhsal sıkıntıların bebek üzerindeki etkilerini ve sonrasını bilimsel verilerle açıklıyor. Bireylerin kendisiyle birlikte toplamda üç kuşağın travmalarını direkt bedeninde taşıdıklarını öğreniyoruz. Kadınların yumurtalıklarında hem anneannesinin, hem annesinin, hem de kendine ait travmaları taşıdığına ve bu şekilde bir sonraki kuşağa iletildiğine dair birçok açıklama mevcut. Bilimsel verilerle birlikte Wolynn, görüşme yaptığı kişilerin travmalarını paylaşıyor. Böylelikle aktardığı verilerin gündelik hayatta yaşanmış halini örnekler üzerinden görüyoruz. Kitapta aktarılan yaşanmış bir örneği paylaşacak olursak; bir genç kız 19 yaşını doldurduktan kısa bir süre sonra gelen üşüme hissiyle birlikte yoğun bir derecede uykusuzluk çekmeye başlıyor. Yazarın yaptığı çalışmayla genç kızın amcalarından birinin 19 yaşında donarak öldüğü ortaya çıkıyor. Bu durum aile için çok üzücü ve sarsıcı bir olay olduğundan genç kıza bu durumdan derinlemesine bir şekilde hiç bahsedilmediği ortaya çıkıyor. Var olan travma anlaşıldıktan sonra Dr. Wolynn, bu kişiyle çeşitli terapiler yapıyor. Bu durumla barışmasını sağlayıp travmanın atlatıldığını dile getiriyor. Bu tip örneklerle birlikte Dr. Wolynn’in yaşanılan travma ile ilgili yaptığı irdelemelerini, sorgulamalarını ve çözüm noktalarını okudukça bilimsel sürecin önemini kavramakla birlikte, bu soruları istemsizce kendinize yöneltiyorsunuz. Benlik karmaşası içinde, belki de kendinize yabancılaştığınız, işin içinden çıkamadığınız anlar aklınızda beliriyor. 

Gelelim ikinci bölüme. Bu bölümde “Çekirdek Dil” kavramıyla karşılaşıyoruz. Gündelik yaşantımızda kullandığımız kelimelerin içinde bulunduğumuz sorunla ilgili birçok ipucu verdiğini açıklıyor. Özellikle ikili ilişkilerde yaşadığımız sorunların temelinde çekirdek dilin ne denli önemli olduğunu görüyoruz. İlk bölümde olduğu gibi, bu bölümde de yazarımız birçok yaşanmış örneklerle çekirdek dili irdeliyor. Okuyucuya yöneltilen sorular sayesinde, kitabı okurken siz de kendinizi sorgulamaya devam ediyorsunuz. Üstelik bu sefer iç sesinizdeki üsluba dikkat ederek. “Hangi kelimeleri daha çok kullanıyorsunuz, hangi düşünceler yoğun olarak kimliğinizi oluşturuyor?” gibi sorularla içinizdeki siz veya sizlerle bir münakaşa haline girmeniz mümkün. Sahi, kullandığımız dil veya düşünce kalıplarımız da önceki kuşaklarımızda yer alan bireyler tarafından aktarılmış olabilir mi? Burada özellikle kullandığımız kelimelere dikkat çekmek gerekiyor. Kendi iç dünyamızı irdelerken, var oluşsal düşüncelerimizi seslendirirken ne gibi tümceler kurduğumuz önemli bir nokta Wolynn’e göre. En ufak bir kelime bile geçmişten bize gelmiş olabilir. Bu nedenle çekirdek dil tahmin ettiğimizden çok daha önemli. Geçmişle aramıza köprü oluşturan tuğlalar gibi.

Diğer bölümlerde ise, bağlanma konusuyla ilgili birtakım irdelemelerin epigenetik üzerinden yapıldığını okuyorsunuz. Aynı şekilde yine bol örneklemeler bu bölümde de mevcut. Bu üç bölümden hareketle, yaşanılan birtakım travmaların nesilden nesile aktarılmasını bilimsel verilerle ve genetik araştırmalarla pekiştirilip aktarıldığını yine belirtmek mümkün. Yazar, çekirdek dilin ilişkilerimizde, gündelik hayatımızda kullandığımız cümlelerde, arkadaşlarımızla yaptığımız sohbetler vb. gibi çeşitlilik gösteren ortamlarda ne ölçüde farklılık gösterdiğini aktarıyor. Bu farklılığın ölçütünü de yaşantımızdaki sorunların sebebini veya oluşabilecek sonuçları göz önüne alarak saptamalarda bulunuyor.

Kitap üzerinden hareketle biraz da sosyolojik açıdan düşündüğümüzde;

Bireysel açıdan travmaların kökenini epigenetik üzerinden irdeledikten sonra var olan sorunların kuşaklar üzerinden aktarılmasını, uzun yıllara yayılmasını ve değişen çağa göre şekillenmesini odaklanacağımız diğer noktalar olarak kabul edebiliriz. Bireylerin topluluk veya toplum içinde kendi sosyal varlığını sürdürdüğünü göz önüne aldığımızda bahsedilen travmatik öğelerin bizi sosyolojik olgulara götürebileceğini de söylemek mümkün. Lefebvre’ye göre, her toplumun ve özel olarak da şehirlerin bastırılmış bir hayatı ve bir yeraltı yaşamı vardır. Dolayısıyla bir bilinçdışı ortaya çıktığında, psikanalize bir ilgi uyanacağını dile getirir. Bu durumu aslında epigenetik kavramı açısından da irdelemek mümkün olabilir. Toplumların yaşadığı sarsıcı etkilere sahip olayların, belli bir süre sonra sonuçlarının farklı şekiller veya farklı zamanlarda tekrarlanması bu duruma örnek oluşturabilir. Toplumun içinde yaşayan ve travmalarını da beraberinde getiren bireyler, içinde bulunduğu toplumun tarihsel geçmişinden etkilenebilir. Bu nedenle yaşanılan bazı toplumsal sorunlar epigenetikle ilişkilendirilebilir. Örneğin, Japonya’da yaşanan Hiroşima olayının bireyler üzerindeki travmatik etkisiyle birlikte, toplumsal bir bilinç olarak taşınabilecek kendini ve içinde bulunduğu ortamı koruma duygusu gibi. Burada Durkheim’ın kolektif bilinç kavramından faydalanabiliriz. Durkheim’a göre kolektif bilinç, bir toplumdaki insanların sahip oldukları ortak duygu ve kabulleri ifade eder. Toplumdaki bireylerin tek bir ruh ve duygu etrafında birleşmelerini sağlayıp, toplumların devam etmesinde kolektif bilinç önemli bir rol oynar. Tam da bu noktada epigenetik kavramını akla getirip, toplumsal bilinç ile ilişkilendirebiliriz böylelikle.

Ancak, bu durumun da belli bir noktadan sonra suistimal edilebileceğini düşünebilir miyiz? Yani, tarihsel geçmişle alakalı olmayan durumlar da kolaya kaçarak veya -tabiri caizse- bu kılıfa uydurularak karşımıza sorun olarak çıkartılabilir. Hal böyle olunca, var olan toplumsal travmaları irdelerken, geçmişteki olayları irdelemenin önemiyle birlikte birçok farklı açıdan düşünmenin de gerekliliğini elden bırakmamız gerektiğini görüyoruz.

Gerek bireysel gerekse toplumsal açıdan düşünüldüğümde sorunlar bitiyor, yenileri ekleniyor. Bazıları bitmiyor, tekrar tekrar devam ediyor. Peki hangileri kendi sorunumuz?

Kaynakça:

1- Ertuğrul, A., Koçak Eren E. (2012). Psikiyatrik Bozukluklar ve Epigenetik. Türk Psikiyatri Dergisi. 23(2):130-40.
2- Lefebvre, H. (2014). Mekanın Üretimi. Işık Ergüden (Çev.). İstanbul: Sel.
3- Wolynn, M. (2016). Seninle Başlamadı. Mine Madenoğlu (Çev.). İstanbul: Sola Unitas.

CEVAP VER

Yorum girişi yapınız.
Adınızı girin