Sanatın en zor ve belki de en “özel yetenek” isteyen dallarından biri heykel. Altında insanlığın tarih boyu doğaya hâkim olma mücadelesi yatıyor. Demir, taş, mermer, tahta gibi maddelere şekil vererek, biçimlendirilerek somut bir ifadeye dönüştürme uğraşısı. Heykel; insan yaşamı için bir gereklilik. Yapma ve yaratma arzusunun nesnesi, inancın ve ibadetin ürünü ya da yaşamının bir dekoru.

Bir ahşabı, taşı, metali ya da herhangi bir maddeyi tıraşlamak, oymak, bir form kazandırmak hiç de kolay bir iş değildir. Heykel, heykeltıraşın düşünde yarattığı imgeyi somut bir görüntüye ulaştırması, yarattığı eserde duygu ve düşünceyi sentezlemesi, gözlemciye sanatsal bir görüntü sunmasıyla ortaya çıkar. Heykel çalışmalarını gözlemlemek kişisel olarak yorumlar yapmamıza, yeni düşünce yöntemleri ve eleştirel bakış açısı geliştirmemize katkılarda bulunur. Bu hususta belli bir “kalıp düşünce” ifade etmemesiyle bize sınırsız bir özgürlük sunar.

(Michelangelo,Melek,1495)

“Mermere sıkışmış bir melek gördüm ve onu özgürlüğüne kavuşturana dek mermeri oydum.” Michelangelo

Sanatçının eseriyle izleyicisi arasında duygusal bir bağ ve zihinsel bir algılama vardır. Heykelin formu, boyutu, hatları, dokunuşları, dokusu izleyicisine yöneliktir. Bu sayede her eser bahsi geçen bağı sağlam bir şekilde kurabildiği ölçüde evrenselliği yakalar. Heykel ile gözlemleyen arasındaki zihinsel algılama kişiye doğrudan birçok şey kazandırdığı gibi yarattığı etkileşim ile sanatçı gözünden de entelektüel bir bakış açısı sunar. Bu etkileşim sayesinde de heykel, izleyicisinin kişiliğine yol alır. Sanatçı eserinde bir düşünce ve duyguyu açık bir şekilde vermek yerine gizemli bir perde arkasından verir. Gözlemci bu perdeyi aralamaya başlar ve kendinden bir şeyler katarak bu perdeyi çekecek ipleri eline alır. Bu ipler onun kendi düşsel yaşantısı ve birikimidir aslında.

Bana göre heykeli resimden ayıran en önemli özellik üç boyutlu bir kütle oluşturması. Bu fiziksel varlık meydana geldiği ya da sergilendiği mekânla ortak hareket ediyor. Heykeli gözlemleyen insanlar sadece eserle değil onun sergilendiği ortamla da fiziksel ve zihinsel bir ilişkiye giriyor. Bu sayede görsellik daha etkileyici bir hale geliyor ve heykel doruk noktasına ulaşıyor.

Heykeltıraş olmak birden fazla meslek dalı barındırır içinde, birçok boyutluluk gerektirir. Eserin malzemesini seçerken ve uzamsal dengesini kurarken mühendislik bilmek gerekir. Heykeli zihinde tasarlamak ve düşünceyle ilişkisini kurmak için edebiyat bilmek gerekir. Maddeye şekil verip somutlaştırmaya başladığınız anda ise tam bir yapı işçisinin bilgi ve becerisine sahip olmanız gerekir. Bunun yanında da bu uzun ve yorucu maratonda bir sabır bekçisi…

Bizde dini inanışlardan ötürü heykel ve resim, geleneksel sanat dallarımız arasında yer almıyor. Bundan dolayı kendimize özgü bir “heykel sanatı” kültürü geliştiremedik. Dünyanın birçok medeni ülkesine ayak bastığımızda her yerde bir heykelle karşılaşırız. Caddeler, sokaklar, meydanlar o şehrin simgesi olan heykellerle kaplıdır. Mimari yapılar ve kültürel merkezler başlı başına bir sanatsal değer taşır. Ülkemizde heykel sanatının 1800’lü yıllarda gelişmeye başladığını görüyoruz. Yenilikçi bir padişah olan Sultan Abdülaziz bir Avrupa seyahatinden sonra gördüğü heykellerden etkilenerek kendi heykelini yaptırmış. Abdülaziz’e verilen tepkileri siz de tahmin edebiliyor musunuz?

Çevremizde çok az kişi heykel sanatı hakkında bilgiye sahip. Hele hele Türk heykeltıraş dendiğinde kimsenin aklına bir şey gelmiyor. Kuzgun Acar, İlhan Koman, Mehmet Aksoy gibi isimler sanat tarihi kitaplarımızın sayfalarına hapsolmuş vaziyette. Üzülerek söylüyorum ki bizler, dünyaca ünlü Mehmet Aksoy’u 2006 yılında Türkiye ve Ermenistan’ın dostluğunu simgelemek adına yaptığı “İnsanlık Anıtı” adlı eserinin, 2011’de “Ucube” denilerek yıkılacağı kararına verdiği tepkilerle tanıdık. Bu ayıp bile bize fazlasıyla yeter.

Türkiye’de heykel sanatının gelişmesi için üretime dayalı sanat ortamının geliştirilmesi, heykel sanatının halkla buluşturulması için yeni yolların bulunması, çağın ötesine geçebilecek potansiyele sahip heykeltıraşların desteklenmesi gerekmektedir. Çocuklarımızın dolaştığı, oynadığı parklarda ve okullarda ne kadar nitelikli ve sayıca doyurucu heykeller olursa çocuklarımız hangi mesleğe sahip olurlarsa olsunlar yaratıcı işlere imza atarlar. Çünkü sanat en güzel iletişim yoludur.

Yazıma, Mustafa Kemal Atatürk’ün 1923 yılında Bursa’da söylemiş olduğu şu sözlerle son veriyorum;

“…Dünyada uygarlığa ulaşmak, ilerlemek, gelişmek isteyen herhangi bir ulus ister istemez heykel yapacak ve heykelci yetiştirecektir. Anıtların şuraya buraya tarihsel anılar olarak dikilmesinin dine aykırı olduğunu ileri sürenler, şer’i hükümleri gereği gibi araştırıp incelememiş kişilerdir. Heykelciliği en yüksek derecede ilerletecek ve yurdumuzun her köşesi atalarımızın ve bundan sonra yetişecek çocuklarımızın anılarını güzel heykellerle dünyaya ilan edecektir…” 

(Rodin, Düşünen Adam, 1902)

ERDEM EROL

 

 

CEVAP VER

Yorum girişi yapınız.
Adınızı girin