Gece Modu

Söylenti Dergi olarak yeni bir oluşuma imza atıyoruz! Katılmak istersen yukarıdaki resme tıkla; öykü, şiir, deneme, inceleme, çeviri, çizim ve röportajlar ile bize katkı sağla!



Sevme tarzı ve talepler müzik eserlerinde bazen doğrudan bize sunulup sözün geldiği yere dair ipuçları verebilir. Ancak ne var ki müzik bir türlü doyurmayacaktır. Tanpınar’ın Beş Şehir’de bu duruma yakın bir ilişki kurduğu cümleyi hatırlayalım: “Sanat da aşk gibidir; kandırmaz, susatır.’’ Peki günümüzdeki susayış bize ne anlatıyor? Söylenmek istenen ya da altta yatan sebepler nelerdir?

Türk popu üzerinden sosyolojik eğilimlerimizi okumaya girişelim:

Bendeki bu sihri keşke görebilsen

İnan oynatırdın aklını yerinden

Aradığın aşksa en güzelinden

O zaman başka

Açarım kapıları hazırım dünden

Sevgilinin efsununa ve güzelliğine gitmeye çalışan aşıktan, talibini çağırmaya ve kendi özelliklerini saymaya evrilen günümüz narsisizmine karşın yaklaşık on yıl önceki,

Dünyaya bir daha gelsem sevgilim

Arar bulurum yine seni severim

Cenneti değişmem saçının teline

Ömrümün yettiği kadar seni severim.

dizeleri artık bedel ödeyerek sevmenin bir nostalji haline geldiğini gösteriyor. Arayan, emek veren insandan sipariş eden insan tipine geçiş günümüz iletişim-tüketim şartları da düşünülünce, Türk Pop’u üzerinden yaptığım denemenin haklılığı ortaya çıkacaktır. Hatırlatmakta fayda var, sevmek depresif bir eylem değildir ki Cennet şarkısındaki mısraların yazarı sevdiğine pişman gözükmüyor. Ancak günümüz Türk popu üzerinden baktığımızdaysa ”kendi mükemmelliği” etrafında dönen bir aşk anlayışı görüyoruz. Necatî Bey’in Döne Döne redifli gazelinin matla beytini ele alalım:

Çıkalı göklere âhım şererî döne döne
Yandı kandil-i sipihrün cigeri döne döne

Necatî Bey’in başı sevgilisinin güzelliğinden dönmüştür ve evrenin merkezine kendini değil sevdiğini almıştır. Öyle ki kainatta olan biteni sevgilisine bağlar. Çünkü sevgilisine duyduğu aşk onda hayatı anlamlı kılar, kendisinin değerli bir zat oluşu değil.

Bireyin kendi hayatının dizginlerini ele alması, son on yılda gittikçe kuvvetleniyor. Rasyonel seçimlerle kendini yaratan birey, dışarıdan gelecek etkilerden arınırken diğer bireylerle paylaştığı duygularını da sorguluyor. Ahlak yargılarından ve gelenekten sıyrılmaya çalışırken bu kez kontrol edemediği bir insan ilişkileri silsilesinde kendini aranan kişi olarak sunma ihtiyacı güdüyor. Bunların yalıtılıp tamamen raflara konacak şekilde dizayn edilmesine, fotoğraflanıp piyasaya sürülmesine ve mahremiyeti tamamen ortadan kaldırmasına mevcut iletişim ağında hepimiz değer veriyoruz. Değer vermemek üzere değer veriyoruz. Mesela karşımızdaki insana aldığımız kadar değer veriyoruz ve bunları kendi çizgilerimizi ortadan kaldırmak için yaparken, ben’i anlamlandıran ‘öteki’nin sınırlarını daraltıyoruz, bunu yaparken de ardımızda bizi destekleyen yaşam koçları buluyoruz. Böylece etrafında dönmek bir yana dursun, etrafında çevirmek eylemi aşkın yerini alıyor.

Yanına yanına 
Al beni yanına
Yakışırız ama çok çok

”Sen” yap, adımları ”sen” at, ”ben”i yanına al, tatmin et. Yakışırız çünkü birer vitriniz, daha çok ilgi toplayabiliriz. Buradaki teklif edilen şey bir estetik uyum halini alıyor.

Sor

Dönmezsem sebebi ne diye

Aydım iyiye kötüye

Gel gör ki sebebi çok zor

Peki bizleri bu eğilimlere neler sevk etti? Türk filmlerinde sıkça gördüğümüz sevdiğinin iyiliği için ayrılmayı konu alan ya da bencil arzulara düşüp sonradan pişman olup samimi aşka dönerek sonlanan klasik filmlerden buralara nasıl geldik? Bir zamanlar sınanma merhalesi ve yanlış yol olarak adlandırılan yol, bugün doğru bulunuyor ve eskisi bir kenara bırakılıyorsa bizi böyle bir toplumsal çelişkiye iten sebepleri iyi tahlil etmek gerek. Bu filmlerde geleneklere tamamen başkaldırdığında cezalandırılan, boyun eğdiğinde ise mutsuz olan bir insan modeli görüyorduk. Ya da zengin kız-fakir oğlan temalarında olduğu gibi üst tabakada doğan kişi alt tabakadaki, mahalli-gelenekçi kesimden gelen çocuğa aşık oluyor, onun yaşayışını daha samimi buluyordu. Birlikte yaşamanın ve birbirine ortak fedakarlıklarda bulunan insanların ulaştığı samimi noktadan kopuş, fedakarlıkların gereğinden fazla artmasıyla gelmiş olabilir. Fakat on yıllar geçtikçe bu samimi yaşayış yerini baskıcı ve yapay bir yaşayışa bırakınca, gençler geçmişin tam tersine, yani günümüzdeki bireyselci/ben merkezci/ötekini değersizleştirici noktalara eğiliyor.

Seçimlerin kural tanımaması olarak zuhur eden özgürlük, sadakati oldukça göreli hale getiriyor. Beraber yaşlanmak değil de, gençken tadabildiği bütün meyveleri tadabilmek amaç haline gelebiliyor. Bu noktada hemen araya girelim, bu metotla bireyin pişman olma derecesi ve olasılığı da artıyor. Tekrardan kendini yalnız ve yoksun buluyor. Sık sık bu çukura düşüyor.

Kalbimde kırılmadık yer mi bıraktı?
Yaptığıyla söylediği nedense farklı
Mazlumun ahı aheste aheste alınır
Bırakın “kazandım” zannetsin zavallı

Sevgiliden öç alma ve çağırma durumu ile Ellerimde Çiçekler şarkısındaki ve klibindeki gidiş, yeni fenomen ile geçmiş fenomen arasındaki farkı ortaya koyuyor:

Ellerimde çiçekler, kapında sırılsıklam

Görürsen bir gün şaşırma

Beni böyle çaresiz, beni böyle derbeder

Ortalarda bırakma

Merkezdeki ‘sen’e karşın merkezdeki ‘ben’. Öyle ki geçmiş fenomenlerdeki şarkılar bestelenmiş şiir ya da şiir niteliğinde sözleri haiz olabiliyor.

Yağmur iliğime geçti üstelik

İçim ürperiyor, ya evde yoksan?

Bu dizelerdeki arayış ve mücadele eğilimlerini artık pek duyamıyoruz.

Sık dinlenilen yeni pop şarkılarımız günümüz ilişkilerindeki temel sorunlara ya da eğilimlere ışık tutuyor. Fazla fedakarlıkta bulunmak hiç zevk alamamanıza, hiç fedakarlıkta bulunmamanız ise samimiyeti bulamamanıza sebep oluyor. Merkeze kendinizi almanız diğerlerinden sevgi bulamamanıza, olur da bulursanız bulduktan sonraki büyük beklentilerinizin karşılanmayışı da hayal kırıklarına sebep oluyor. Böylece dahil olduğum genç kuşak, yepyeni bir ortamda bulunduğu çağını bir uçtan diğerine gidip gelerek, bu uçları tercih etmek durumunda kalarak yorucu bir arayış içinde geçiriyor. Ve sık sık soluğu ilgi gören vücut ve yaşam tarzlarında, yani narsisizmde alıyor. Sözlerimizi Bauman’la bitirelim:

‘’…ilkin kendi derdine düşmenin ve kerameti kendinde aramanın aldatıcı bir şekilde güvenli barınağına geri çekiliyor, sonra da ihtiraslarını ve beklentilerini aşağı çekiyorlar. Gelgelelim o barınaklardaki güvenliğin sahteliğinden ve kerameti kendinde aramanın samimiyetsizliğinden sonuçlar çıkarmayı bir kenara bırakalım, henüz bu durumun farkında varmış bile değiliz.’’ (i)

[i] Zygmunt Bauman, Retrotopya, Sel Yayıncılık, Çev. Ali Karatay, 2017, s. 122

CEVAP VER

Yorum girişi yapınız.
Adınızı girin