Öpücük - Francesco Hayez, 1859
Gece Modu

Aşk her ne kadar zamansız, mekansız, rakamsız olsa da aşkın en sevdiği aydır Kasım. Bu güçlü duyguyu bir kişiye de duyabilir insan, herhangi bir şeye de. Biz de bu yazımızda sanata aşık ruhlar için, tam sırası olduğunu düşündüğümüz şu günlerde tarihin sanata konu olmuş aşklarına yer verdik.

Burada sözünü ettiğimiz aşk günümüz aşklarından oldukça uzak; tarihin sararmış, küf kokan sayfalarından çıkıp usta fırçaların tuvallerine, çekiç ve tokmaklarla taşlara, şiir olup kelimelere ruh vererek ölümsüzleşmiş tutkulu aşklar.

Öyleyse gelin sanata ve onca usta sanatçıya ilham vermiş, onların yaratıcılıklarıyla yeniden vücut bulmuş zamansız ve evrensel aşklardan sizin için seçtiklerimize hep birlikte göz atalım.

Arnolfini’nin Evlenmesi – Jan van Eyck

1434’ten Günümüze

Çift portrelerinin en ikonik olanlarından biri Jan van Eyck’in Giovanni di Nicolao Arnolfini ve karısı Giovanna Cenami’yi resmettiği portredir. Arnolfini Brugge’da yaşayan Lucca’lı, tacir bir aileden geliyordu. Bu temsille ilgili iki yanlış yorum vardır -bu ne bir düğün portresidir ne de karısı hamiledir. Zarif ve modaya uygun kıyafetleri, özellikle kadının üzerindeki son derece hacimli, zümrüt yeşili elbise -sahnenin önemli bir kısmını oluşturan değerli eşyalar gibi- statülerinin göstergesidir. Kırmızı perdeli büyük yatak, süslü avize ve ahşap sandık, zenginliklerini gözler önüne serer. Resimde her birinin konumunun rollerini yansıttığı söylenir. Giovanna evle ilgilenen kişi olarak yatağa yakın resmedilirken Giovanni, ait olduğu dışarıdaki dünyanın bir sembolü olarak açık pencerenin yanında durur. El ele tutuşan çiftin yüzlerinde rahat bir ifade var. İlginç bir şekilde arkadaki duvarda bulunan yuvarlak aynada iki kişinin daha yansıması görünüyor; bunlardan biri, Latince el yazısının da doğruladığı üzere ressamın kendisi: Jan van Eyck buradaydı, 1434.

Arnolfini’nin Evlenmesi, 1434 – Jan van Eyck

Adem İle Havva – Albrecht Dürer

1507’den Günümüze

İncil‘de yer alan ilk çift gerçeğe uygun boyuttaki portrelerinde, Cennet Bahçesi‘ndeki iyiliğin ve kötülüğün bilge ağacında resmedilmiş. Tanrı’nın ağacın meyvelerini yememeleri yönündeki talimatlarına rağmen Havva, üçkağıtçı yılanın hilelerine kanarak meyveyi yemeyi kabul eder. Cepheden iki ayrı panele resmedilen figürler, İncil’in ‘Yaratılış’ bölümünün geleneksel yorumuna uygun olarak çizilmiş.Adem kafası karışmış gibi görünse de ağzını arzusunu belli eder bir biçimde açarak meyveye uzanmaya hazırlanıyor. Yılanla Adem’in arasında bulunan flörtöz Havva yüzündeki tebessümle günaha davet ediyor. Adem ile Havva’nın karşı koyamayacağı baştan çıkma anına tanıklık ediyoruz. Bu geleneksel dini konu, ressamın insan vücudu çizmedeki yeteneğini göstermesi için büyük bir fırsattı (Dürer bu iki paneli çalışmadan kısa bir süre önce İtalya’ya gitmişti). Ressam her iki vücudu da ‘şekillendiren’ oranlar, kıvrımlar, hatta ten tonlarında ustaydı. Bu, yalnızca Alpler’in kuzeyindeki resim tarihinin ilk nü eseri değil, aynı zamanda her detayın müthiş bir doğru oranla çizildiği bir başyapıt.

Adem İle Havva, 1507 – Albrecht Dürer

Öpücük – Auguste Rodin

1888-98’den Günümüze

Bu romantik heykel, Dante‘nin İlahi Komedya‘sının karakterleri olan Paolo ve Francesca‘nın ilk öpücüğünden esinlenerek yapıldı. Francesca’nın kocası öpüşürlerken yakaladıktan sonra her ikisi de sonsuza dek cehennemde kalmaya mahkum edildi. Rodin, aşıkların tutkulu öpüşme anının keyfini çıkarmalarını sağlıyor. Çift, kimliklerini belli edecek herhangi bir karakteristik olmaksızın yansıtıldığı için kompozisyona Öpücük ismi verildi ve bu eser, romantik sevginin sembolü haline geldi. Aşıkların güzel bir şekilde biçimlendirilen vücutları, gençliğe özgü güzelliklerinden yayılan dinamik ve ustalıkla yapılmış bir sarılma hareketiyle iç içe geçmiş. Adamın eli nazikçe kadının kalçasına yerleştirilirken, kadın eliyle hem tutkuyu hem şefkati dışa vuracak bir biçimde adamın başını tutuyor. Aşıklar birbirleri dışında hiçbir şeye ilgi göstermiyor; çevrelerinde bir dünya yok. Başlangıçta ünlü eseri Cehennemin Kapıları’nın parçası olarak planlanmış olsa da Öpücük, heykeltıraşa, diğer eserin bir parçası olmak için çok şehvetli ve keyifli göründü. Eser ayrı bir heykel olarak çalışılıp 1887 yılında sergilendi. Bir yıl sonra Fransız hükümeti Rodin’e eserin daha geniş, mermerden yapılmış bir versiyonunu sipariş etti. Eserin tamamlanması sanatçının neredeyse on yılını aldı.

Öpücük, 1888-98 -Auguste Rodin

Paris İle Helena – Jacques-Louis David

1788’den Günümüze

Troya Kralı Priamos ve Kraliçe Hekabe‘nin oğlu Paris ile Sparta‘nın güzel kraliçesi Helena‘nın arasındaki tutkulu aşk antikçağlarda fazlasıyla yankı uyandırmıştı. İlişkileri ve bu ilişkinin sonuçları Homeros’un İlyada’sında sayfalarca anlatılır. Her şey Peleus ve Thetis’in Olympos Dağı’ndaki düğünlerine Eris dışındaki tüm tanrıların çağrılmasıyla başlar. Eris öç almak için Hera, Athena ve Aphrodite arasında bir güzellik yarışması başlatıp üstünde ‘en güzeline’ yazılı altın elma fırlatır. Hakem seçilen Paris, Aphrodite gelmiş geçmiş en güzel kadın olan Helena‘yı önerene kadar seçim yapamaz. Ancak tanrıça, Helena‘nın halihazırda Sparta Kralı Menelaos‘la evli olduğunu söylemeyi unutur ve sonunda Paris, kraliçeyi kocasından çalmaya mecbur kalır. En sonunda da Helena‘yı almak için Troya Savaşı başlar ama dökülen kana rağmen Helena Paris’e aşık olmuştur. David‘in 1788’de tamamlanan tablosu Artois kontu tarafından sipariş edilmişti. Yatak odalarında resmedilen sevecen aşıklar olağanüstü detaylı bir şekilde tasvir edilmiş. Aşk tanrıçası Aphrodite‘nin sembolik heykeli, sadakati temsil eden mersin ağacı halkasıyla birlikte çiftin solundaki sütuna yerleştirilmiş.

Paris İle Helena, 1788 – Jacques-Louis David

Shakuntala İle Dushyanta – Camille Claudel

1905’ten Günümüze

Bu mermerden yapılmış duygusal çift, Shakuntala ile Kral Dushyanta hakkındaki güzel Hindu efsanesini anlatıyor. Aşık olup evlendikten sonra biri geline büyü yapar; bu büyü Dushyanta’nın Shakuntala’yı unutup saraya onsuz dönmesine neden olur. Kral yıllarca evlilikleri hakkında hiçbir şey hatırlamaz, hatta aşık olduğu kadını tanıyamaz. Ayrıca Shakuntala kocasının düğünde ona verdiği yüzüğü kaybeder. Dolayısıyla kocasına romantik geçmişlerini hatırlatma fırsatını da… Şans eseri yüzük bulunduktan sonra Dushyanta ilişkilerinin sevgi dolu hatırasını anımsar ve Shakuntala‘yı bulup geri getirmeye karar verir. Heykeltıraş, çiftin yeniden bir araya geldiği, adamın dizlerinin üstüne çöküp kadından af dilediği ve kadının nazikçe ona sarıldığı duygusal sahneyi ele almış. Bu hikaye üzerine kurulu oyunlardan biri, August Rodin‘e karşı tutkulu hislerine karşılık bulamayan ve özel hayatında mutlu bir kavuşmanın hayalini kuran Camille Claudel‘i etkilemişti. Sanatçı ilk olarak heykeli 1886 yılında alçıya dökmüş, son olarak 1905’te mermerden yontmuştur.

Vertumnus ve Pomona Ya Da Terkedilmiş, 1905 – Camille Claudel

Gelin ve Damat – Amedeo Modigliani

1915-1916’dan Günümüze

İtalya doğumlu, Fransa’da çalışmış Amedeo Modigliani sanat hayatını çıplak figürlere (genellikle kışkırtıcı ve skandal yaratan) ve portrelere (insan yüzünün psikolojik yorumlarında uzmanlaşmıştı) adadı. Her portresi modelin karakteristik özelliklerini taşıyordu ama bir yandan da yüz hatları uzatılmış suratlar ya da badem şeklinde gözler gibi biçimsel genellemelerin izlerini de barındırıyordu. Modigliani 1906 ve 1907’deki eskiz defterine şöyle not düşmüştü: ‘Aradığım şey ne gerçek ne de gerçekdışı, ben bilinçaltının, insan ırkının içindeki iç güdüsel olanın gizemini arıyorum.’ Bu isimsiz yeni evlilerin yüzlerinde ne bulmayı istemişti? Evliliği romantik bir kavuşma olarak ele alan Modigliani şık giyimli, olgun bir çifti resmetmiş. Tam karşıya bakan gelin ve damat ciddi ancak neşeli görünüyor. Biraz daha fazla yer kaplayan erkek figürü resimde daha baskın. Arka plan, çiftin arasından geçen bir çizgiyle ikiye ayrılmış. Damadın arkası tek parça ve koyu renkliyken, gelinin arkasında açık kapı ve pencerelerin kesiti görünüyor. Adamın görevi durağanlığı sağlamak, kadınınki ise hayatlarına temiz hava getirmek olarak yorumlanabilir.

Gelin Ve Damat (Çift), 1915-1916 Amedeo Modigliani

Gençlik ve Aşk – Fransız Okulu

14.Yüzyıl

Guillaume de Lorris (1230 yılı civarında yazılan ilk dört bin satır) ve Jean de Meung‘un (1269 civarında yazılan diğer on yedi bin satırlık kısım) eseri Le Roman de la Rose‘da (Gülün Romansı), Fransız saray edebiyatının bir örneği ve orta çağ şiirlerinin en meşhur olanıdır. İki kısım da tarz ve anlatı açısından birbirinden farklıdır. Birinci kısımda saray aşkının kurallarına odaklanılırken, ikinci kısımda duygu daha felsefi bir açıdan ele alınır. Şiirin amacı, insanlara ‘Aşk Sanatı’nı keyifli bir şekilde anlatmak olsa da eser, özellikle ikinci kısım, eleştirel bir yaklaşımla dini kuralları, soyluların iki yüzlülüğünü ve kadınların yoldan çıkmışlığını eleştirir. Le Roman de la Rose, ana kadın karakterin adının Rose (Gül) olduğu -bu aynı zamanda kadın cinselliğinin bir sembolü olarak da okunabilir- bir aşk macerasının sayısız yönünü ve aşamalarını gösteren alegorik illüstrasyon olarak da düşünülebilir. Hem imgelem hem de dil son derece şehvetlidir. Çok popüler olan bu metin, el yazması olarak yüzlerce kez kopyalanmıştır (Bugün, zarif bir kaligrafiyle yazılmış ve minyatürlerle resmedilmiş üç yüz kopya biliniyor). Burada gördüğümüz 14. yüzyıldan kalma kopya, birbiri için yaratılmış iki kişinin –Gençlik ve Aşk– sarılışını tasvir ediyor.

LE ROMAN DE LA ROSE’DAN (GÜLÜN ROMANSI) Fransız Okulu, 14.yüzyıl

Arles’daki Aşıklar – Vincent van Gogh

1888’den Günümüze

Vincent van Gogh, Fransa’nın güneyinde bulunan Arles‘a 1888 yılında geldi; burada geçirdiği süre zarfında iki yüz tablonun yanı sıra yüz çizim ve suluboya resim yaparak inanılmaz sayıda eser verdi. Sanatçıyı her şey büyülemişti -kasabadaki yaşam ve etraftakiler, kasaba halkı ve işleri, manzara ve yerel kent simgeleri. Bunları dikkatlice inceleyip tutkuyla resmetti. Güney güneşi, sanatçının eserlerine hakim olan renkler anlamında gözlerini açmasını sağladı. Her konu üzerinde dikkatlice çalışılmalı ve ideal tonlarla dışa vurulmalıydı. Aşık bir çift de dahil olmak üzere her şeyi çizmesi, rengin biçimler kadar konuyu da anlatması gerektiği gibi sanatsal bir çabayı doğurdu. Erkek kardeşi Theo’ya Eylül 1888 tarihli mektubunda şunları yazmıştı: ”Ben orada her zaman bir keşif yapma umudundayım, iki aşığın aşkını iki tamamlayıcı rengi ‘evliliğiyle’ anlatmak, iç içe geçmeleri ve zıtlıkları, benzer renklerin gizemli titreşimleri…” Resimde gök mavisi denizin kenarında dolaşan çift, uzaklaşırken çizilmiş. Pitoresk ve güneşli Arles’ın manzarasında kurgulanan tablo, kadın ve erkek arasındaki bütünleyici ilişkiyi ifade etmenin de bir yolu.

Aşık bir Çift, Arles 1888 Vincent van Gogh

Sanat bir aşktır evet ama her aşk da bulunduğu kalbin sanat eseridir.

K: TOROMANOFF, Agata. Sanat Tarihinde Aşıklar
İstanbul: Hep Kitap – TEAS Yayıncılık, 2018

CEVAP VER

Yorum girişi yapınız.
Adınızı girin