
Kirpiklerinde gözyaşlarını saklayan kadınlar birkaç metrelik odalara birçok hayat sığdırırlarmış.
Dans etmek için kalktıkları sandalyelerde kalırmış yaşanmışlıkları.
Tchaikovsky’nin güz şarkısı çalarmış mesela arka fonda,
O bahsedilen birkaç metrelik odalara ansızın yağmur bastırırmış.
Sonra bir ağıt başlarmış; koyu bir ton, yaylı bir çalgı eşliğinde.
Viyola tınısı yankılanan o odaların duvarları gidecekleri yere ulaşmayı bekleyen notaların izlerini taşırmış.
Bazı insanlar vardır.
Bu bazı insanlar hislerin yalnızca sözcüklerle anlatılmayacağının ayırdına diğerlerinden daha önce varır.
Hayat kelimelerin kifayet etmediği bir takım şeyler çıkarınca karşımıza,
Fazla doz kullanılmış sözcük durumundan mevta olmuş duygular mikrofonu ele alır.
Ve susarlar.
Herkes sever de,
O kadınlar gibi Tchaikovsky’nin Güz Şarkısında ağlayacak kadar anlam yükler mi sevdiğine?
Peki ya sevilenler de sevecek mi, o kadınlar her sonbaharda ağladı diye?
Hani olur ya bir boğukluk havada,
Gri,bulutlu,
Takım elbiseli bir gökyüzü.
Bir anda başlar ya yağmur,
Dökülür gibi kirpiklerinden o kadınların.
Zaman zaman,
Biz uyurken,
Hissetmediğimiz her anda yağan ve yok olan yağmurlar.
Ne güzeldi sonbahar, radyosundan piyano ezgileri yükselen kadınlar için.
Ve ne güzeldi ağlamak ikinci bölümüne bir senfoninin.
Bir anı vardır bazı insanların.
Yaşadıkları her şey gözlerinin önünden geçer; bir daha yaşanmamak üzere kaybolur,
Zihnin derinliklerine gider.
Bir konçertonun kadansına saklanmış anları vardır o kadınların,
Konuşmak için diğerlerinden daha çok sebebi olan insanların sessizlikle dost oldukları bir dünyada müzikle konuşan diğerleri bir senfoni daha açarlar arkadan.
Bu sefer bir Rachmaninoff mesela.
Ah o kadınlar!
Konuşmak için çok yalnız,
Susmak için çok kalabalıktılar.








































