”Kokuların öyle bir inandırıcılığı vardır ki, sözden, gözle görmekten, duygudan, iradeden daha güçlüdür. Savılıp atılamaz bu inandırıcılık, soluduğumuz havanın ciğerlerimize işleyişi gibi, o da içimize işler, doldurur bizi, hepten ele geçirir, çaresi yoktur.”

 

Son zamanlarda okuduğum en ilginç kitaplardan biri olan Koku kitabının incelemesiyle geldim sizlere. Adından da anlaşılacağı üzere koku duyusunun başrol olduğu bir kitabı okuyorsunuz ama Grenouille’un sahip olduğu bizim günlük hayatta sahip olduğumuz gibi bir duyu değil . Öyle bir duyu ki karanlıkta yolunu koklayarak bulabiliyor, insanları kokularıyla tanıyabiliyor ve çok uzak yerlerdeki kokuları bile ayırt edebiliyor. Kitap daha en başından konu seçimiyle insanı derinden sarıyor. Çünkü aslında koku duyusunu diğer duyulardan önemsizmiş gibi kodladığınızı fark ediyorsunuz. Oysa hiçbir duyu diğerinden daha az önemli değil. Kitap sayesinde de sık sık kendi koku duyunuzu test ediyorsunuz ve ‘acaba ben kokulara ne kadar duyarlıyım’ diye soruyorsunuz kendinize. Hatta kitap boyunca kokulara karşı algıda seçicilik yaşamanız da olası.

Konuyla alakalı bilgi verecek olursam karakterimiz Grenouille şanssızlıkların ve yokluğun içine doğmuş ama başına ne gelirse gelsin atlatmayı becerebilmiş bir çocuk. Üvey anneler, kötü şartlar altında karın tokluğuna çalışmalar gibi birçok badire atlatıyor daha ilk gençlik yıllarında. Kokulara karşı aşırı duyarlı olmasına karşın kendisinin bir kokusu yok ve bunu fark eden kadınlar onu bakıp büyütmeyi istemiyorlar. Herkesin bir şekilde hayatın dışına ittiği bir karakter oluyor o yüzden. Ömrünü bir şekilde kokulara adıyor ve bir parfümcünün yanında çalışmaya başlamasıyla hayatı başka bir yönde ilerlemeye başlıyor. Çünkü kendi duyusunun sınırlarını keşfediyor ve içinden bambaşka biri çıkıyor ve sırf koku için cinayet işleyebilen birine dönüşüyor.

 

“Oysa insanın aklını kullanabilmesi için en başta iç güvenine, huzura ihtiyacı vardı.”

 

Kitap ile aslında insanlığa dair bir okuma yapıyorsunuz. İnsan neye olması gerekenden fazla sahip olursa kullanamıyor ve bu bir şekilde kendisine zarar vermeye başlıyor. Çünkü insan dengeyi kurmayı başaramadığında terazinin bir kefesi daha ağır basıyor. Kötülük ve iyiliğin sürekli savaşta olduğu dünyada ise denge kaybolduğunda kazanan taraf kötülük oluyor. Düşünsenize Grenouille koku duyusuyla güzel işler yapabilecekken hazlarının esiri oluyor ve soğukkanlı bir katile dönüşüyor. Toplumdan itilmiş bir birey olması da onun bu yolunda gidişini kolaylaştırıyor.

“Bugüne kadar hep, büzülüp uzaklaşması gereken şeyin dünya olduğunu sanmıştı. Oysa dünya değildi, insanlardı. Öyle görünüyordu ki dünyada, insanları boşalmış bir dünyada pekâlâ yaşanabilirdi.”

diyor karakterimiz ve kendini insanlardan uzakta bir dağa kapatıyor. Aslında buna uygun terim olarak ‘kapatmak’ demek yerine burnunu insanlıktan uzaklaştırıp özgür olabildiği bir ortama götürüyor diyebiliriz. Tüm hayatı kokular olan bir insan kendisinin kokmadığını fark ettiğinde tüm insanlığa cephe alabiliyor ve kendi amacı uğrunda, zamanında onu dışlamış insanlara istediğini yapmaya sevk ediyor.

Kitabın anlatımı öyle güzel ki hem karmaşık yerlerdeki tasvirlerden kokuları duymuş kadar oluyorsunuz hem de anlattığı şey ne kadar kötü olursa olsun kitabı elinizden bırakamıyorsunuz. Sanırım bu kitabı özel kılan şey de ele alınma oranının düşük olduğu bir konuyu özenle işleyip yazarın adını aşan bir üne sahip olmasını sağlaması. İnsan hazlarının peşine düştüğünde gözünü nasıl karardığını ve nasıl pervasızca işlere kalkıştığını gördüğünüzde kitabı daha bir başka gözle okumaya başlıyorsunuz. Filmini henüz izlememiş olsam da betimlemeler sayesinde kitabı çok iyi anladığımı söyleyebilirim. Hatta bazen betimlemelerde aşırıya kaçıldığı bile olmuş. Kokular içinde yolculuğa çıkıp bu serinkanlı katilin hikâyesini okumak isteyenlere ufak bir tavsiye olsun, kitabın sonunu sabah aç karnına okumayın çünkü gününüzü etkileyebilir 🙂

Can Yayınları

CEVAP VER

Yorum girişi yapınız.
Adınızı girin