Gece Modu

Zamanda yolculuk şu an için bilim insanlarının yahut bilim kurgu yazarlarının ilgi alanı oladursun, ben insanoğlunun zamanda yolculuk etmek değilse de zamanı durdurmanın pek çok yolunu yıllardır bildiğine inanıyorum. Bunlardan biri de her kitapseverin rafları arasında dolaşmaktan sonsuz zevk aldığı o genellikle küçük ve tozlu dükkanlar: sahaflar. Ben de sahaf sahaf dolaşmayı, özellikle eski basımı olan bir kitap arıyorsam sahaftan almayı seven bir insanım. Bu yazımda da bu amaçla yaptığım sahaf ziyaretlerinden birinde yaşadığım beklemediğim bir tanışmayı anlatacağım.

Bahsettiğim bu tanışma, girdiğim sahaftaki “dergiler” bölümünde adını defalarca duyduğum ancak hiç elime alıp da okumadığım Türk Dili dergisinin eski sayılarını görmemle gerçekleşti. Kısaca biraz bilgi vermek gerekirse Türk Dili dergisi, Türk Dil Kurumu tarafından çıkarılan uzun soluklu aylık bir dergi. İlk sayısı Ekim 1951’de yayımlanmış. O günden beri hala yayımlanmakta. Aradan geçen 68 yılda Türk edebiyatından gelip geçen isimleri düşününce belki de bu eski sayıların beni neden bu kadar heyecanlandırdığını anlamak daha kolay olabilir. Yine de bir ipucu olarak, bu heyecanıma sebep olan, şu an masamda duran Türk Dili dergisi Haziran 1974, Ağustos 1974 ve Aralık 1974 sayılarının yazar kadrolarından bazı isimler: Ceyhun Atuf Kansu, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Gülten Akın, Oktay Akbal, Cemal Süreya, Necati Cumalı, Metin Eloğlu, Fakir Baykurt, Attila İlhan, Salah Birsel… (ve tamam, bir de Haziran 1974 sayısında yer alan, Bedrettin Tuncel imzalı “Tevfik Fikret ve Galatasaray” yazısı).

Dergide yer alan yazıları genel bir bakış açısıyla değerlendirecek olursak, “aylık dil ve yazın dergisi” sloganının hakkını verecek şekilde gerek dile gerek yazına yönelik pek çok içeriğe yer verildiğini görmek mümkün. Dil konusunda benim en çok dikkatimi çeken içerik, Ağustos 1974 sayısında yer alan “XIV. Türk Dil Kurultayı” başlıklı haber yazısı. Haberde kurultayın içeriği, katılımcılar ayrıntılı olarak anlatılıyor, hatta ayrı sayfalarda kurultayın açılış konuşmasına ve dönemin cumhurbaşkanı Fahri Korutürk, Cumhuriyet Senatosu başkanı Tekin Arıburun ve başbakanı Bülent Ecevit’in tebrik yazılarına da yer verilmiş. Açılış konuşmasından dikkatimi çeken bir cümleyi burada paylaşacağım:

Dil, bayrak gibi, devletin simgelerinden biridir. Bu simgenin üzerine titremek, onun ulusallığını ve bağımsızlığını özenle korumak hepimiz için kutsal bir ödevdir.”

Dil konusunda bir başka dikkat çeken yazı ise Aralık 1974 sayısında yer alan “Türk Dil Kurumu Üzerine Sorular ve Yanıtlar” isimli yazı. Elimdeki diğer iki sayıda benzer bir örneği olmadığı için bu türde bir yazıya ne sıklıkla yer verildiğini bilemiyorum. Ancak bir okur tarafından gönderilmiş sert bir eleştiri mektubuna açıklayıcı ve örnekleyici şekilde cevap verilmesi benim hoşuma gitti. Bu eleştiri mektubunda, yazıda belirtildiğine göre, TDK’ya bir kimya doktoru tarafından altı soru yöneltiliyor. Bu sayıda sadece ilkine cevap verilmiş ve kalanlarına sonraki sayılarda cevap verileceği belirtilmiş. Soruda ise özetle TDK’nın üye sayısını niçin 50-60’ta sabit tuttuğunun yanıtı aranırken, bu üyeler arasında dil bilimciler dışında insanların da olması ve ayrıca eser vermiş edip, ozan her Türk’ün bu kuruma tabiî olarak üye olmaması eleştiriliyor. İki buçuk sayfalık cevaptan dikkatimi çeken kısımlar şu şekilde:

Türk Dil Kurumu bir bilim derneğidir; doğru, ama eksik. O, sadece bir bilim derneği değil, büyük kurucusunun ülküsüne uygun olarak, kurulduğu günden beri, -tüzüğünde de yazılı olduğu gibi- devrimci bir bilim derneğidir. Böyle olunca, oraya bütün dil bilgilerinin* ve bütün sanatçıların “tabiî üye” olması gerektiği düşüncesi üzerinde biraz durmak gerekir: Çünkü “dilde devrimcilik olur” diyen bilim adamlarına karşın “dilde devrimcilik olmaz” diyen bilim adamları da vardır.

Dil Kurumunda başka meslek adamlarının bulunduğu da doğrudur. Bulunmamaları Kurum için bir eksiklik olurdu. Dil konusunu başka konulardan ayıran özellik, onun bütün bilgi dalları için ortak araç olmasıdır. Kimyacı, coğrafya ile ilgilenmese de olur. Ama kimyacı da, coğrafyacı da dil ile ilgilenmemeyi yapamaz.”

Haziran 1974 sayısında ise “Okur Mektupları” bölümünde “Bir Öğrenci” imzasıyla gönderilen bir mektubun içeriği dikkatimi çekti. Mektupta, öğretmen okullarında okutulan bir ders kitabının yabancı kelimelerle dolu olması eleştiriliyor. “İrtica”, “tekamül”, “murakebe”, “sual varakaları” gibi kelimeleri örnek olarak sunan öğrenci, TDK’ya “Atatürk niçin dil devrimine girişti? Okullarımızda yabancı sözcüklerle dolu kitaplar okutulsun diye mi?” sorusunu yöneltmiş.

Derginin yazın alanındaki içeriklerinden ise dikkatimi ilk çeken, Cemal Süreya’nın Haziran 1974 ve Ağustos 1974 sayılarında yer alan, ancak Aralık 1974 sayısında olmayan “Yabancı Yayınlar” yazıları. Öyle sanıyorum ki arada geçen zamanda, uzun soluklu bir yazı dizisine son verilme kararı alınmış. Haziran ayı sayısında günümüz Fas edebiyatını inceleyen Cemal Süreya, Faslı şairlerin Ortadoğu’daki öncü şiiri ve yeni biçimi özümsemelerinin çok uzun zaman aldığı yönünde bir eleştiri sunuyor ve genç kuşağın şiirlerini Arapça yazsa da geleneksel yazı biçiminden kopmuş gözüktüğünü belirtiyor. Ağustos sayısında ise Fransız cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yarışan iki adayın, Mitterand ve d’Estaing’in seçim süresince kültür konusuna ayırdıkları yer ele alınmış. Bu yazıda, konuyla ilgili olmasa da Cemal Süreya’nın metnin sonundaki şu cümleleri dikkatimi çekiyor: “Dolmakalemle yazmayı severim. Yazı makinesinde tek parmakla yazarım. Makineyle yazmanın büyük tadı böyle çıkarılır.”

Dergilerde şüphesiz kitap incelemelerine, yazarlar için özel dosyalara da yer verilmiş. Örneğin Haziran 1974 sayısında Cavit Orhan Tütengil, “Doğum ve Ölüm Dönemeçlerinde Ziya Gökalp” yazısıyla hem Ziya Gökalp’in yazın hayatına dair bilgiler vermiş, hem de 1974’ün 50. ölüm yıl dönümü ve 1976’nın 100. doğum yıl dönümü olması gerekçesiyle Ziya Gökalp’in “nasıl anılması” gerektiği konusunda sekiz maddelik bir öneri listesi hazırlamış. Bu öneriler arasında Ziya Gökalp’i yorumlayan ve değerlendiren eserlerin bir araya getirilmesi, kendisine ilişkin bibliyografya çalışmalarının doğumunun 100. yıl dönümüne kadar getirilmesi gibi maddeler var.

Yukarıda bahsettiğim yazılar dışında dergilerin çoğunlukla şiir ve öykülerden oluştuğunu da söylemek gerek. Ancak bu şiir ve öyküleri kaleme alan isimleri düşününce, tek tek şiir veya öykü incelemesi yapmaktansa bazı alıntılara yer vermenin daha doğru olacağını düşünüyorum.

1) “Ayakta ve soluk soluğayız

Haklı bir dövüşten atsız yaralı

Şimdilik

Yengi bir söz olarak hurcumuza girdi”

Gülten Akın, Hurç, Haziran 1974

2) “İlkyaz geldi yine. Su yürüdü dallara. İnsanların içinde de çiçekler açar kimi zaman. Bir devrim doğar birden. Düşlerdeki Lorelei elle tutulur bir canlı varlık olur. Yanı başınızda, içinizde.”

Oktay Akbal, İlkyaz Devrimi, Haziran 1974

3) “Gülüşümse eskiden kalma iğreti bıyık

Gel ben de seni öpeyim çatal yüreciğimi öpen”

Metin Eloğlu, Dinik, Ağustos 1974

4) “Elma tek görünse de

Dalından koptuğu an

Yere düştüğünde bin”

Attila İlhan, Gözlüklü Hamdi’nin Notları, Aralık 1974

5) “Uçmak nasıl gövdeyi hafifletir

Kuş nasıl söylesin yerdeki sürüngene”

Necati Cumalı, Köstebek, Aralık 1974

Bütün bu saydığım isimlerin, kitaplarını okumuş olsam da, sanki yeni çıkmış gibi bir dergideki yazılarını böyle okumak bana zamanı tersine çevirmiş gibi hissettiriyor. Edebiyat gerçekten de zamanın canlı tanığı…

 

*Metinde bu şekilde yer aldığı için düzeltmedim, ancak sanıyorum ki doğrusu “bilginlerinin” olacak.

CEVAP VER

Yorum girişi yapınız.
Adınızı girin