
Uyanıyorum ( her sabah ) , gözümdeki çapakları elimle biriktirip halıya bırakıyorum (her sabah), apartman boşluğuna bakan penceremin önünde sanki odama güneş doluyormuş gibi dikiliyorum ( her sabah ) , yatağıma bakarak tekrar uyumak istiyorum (her sabah) , tekrar uyuyorum ( her sabah).
2.kez uyanmamı, arkadaşlarım 2.kez düzenlenen Dünya Savaşının Normandiya cephesine benzetiyorlar. Işık yok, umut yok, umut eden kimse yok …
İlki başarısızlıklarla dolu bu eylemin ikincisine bu kadar güveniyor olmamı başka çaremin olmayışı ile açıklayabilirim.
Tekrar uyandım.
Kapının arkasında asılı duran takım elbiseyi üzerime geçirdim. Aynanın karşısında nasıl göründüğümü ezberlediğim için hiçbir düzenlemeye ihtiyaç duymadan dışarı çıktım. Bu mahallede kimse beni tanımıyordu,ahbabım, halimi hatırımı soran bir komşum olmamıştı. Artık insanların birbirine güvenmesi için belli bir zamanın geçmesi gerektiğini biliyordum, onlar da haklıydı bu mahalleye taşınalı henüz 25 sene olmuştu. Kimseye selam vermeden ve almadan mahalle sınırlarının dışına çıktım . Günün buraya kadarki kısmına 6 aydır aynı şekilde tekrarladığım için çok iyi geliyordum. Ancak sonrası? Şimdi ne yapacaktım? Düşünmek umutsuzluğa sevk ediyordu, düşünmeden köşedeki pastahaneye daldım .
“Merhaba , eğer eleman arıyorsanız bugün şanslı gününüzdesiniz çünkü Dünya’nın en iyi vasıfsız elemanı şuan karşınızda duruyor!” diyerek girdim konuya ellerimi iki yana ayırdım, müthiş bir tebessüm kondurdum suratıma. Ama gülmedim, gülersem çuvallardım çünkü diş macunum 2 ay önce bitmişti ve dişimin arasına kaçan maydanoz haftalardır orada yaşıyordu. Uzunca bir süre sustuk, susmak umutsuzluğa sevk ediyordu. Saçma sapan bir iki cümle daha söyledim.
“Evladım,” dedi. “Eleman aramadığımı sana dün ve ondan önceki gün ve ondan önceki günler söyledim hatta yandaki bakkal,berber ve tamirci de söyledi ama ısrarla geliyorsun,” diyerek ellerini iki yana ayırdı,gülmedi . Gülerse ikimiz birden çuvallardık.
Dışarı çıktım.Hemen Nuran’ı aradım, telefonu meşgul çalıyordu. Nuran’ı yaklaşık 3 aydır arıyordum ve telefonu 3 aydır meşgul çalıyordu.Bütün bu meşgul çalan telefonlardan önce,
Nuran’ı çok seviyordum ama nasıl çok sevilir bilmediğim için saçma sapan hareketler yapıyordum. Bir filmde görmüştüm Tarık Akan otobüsün tepesinden sarkıp Gülşen Bubikoğlu’nun yanağından öpüyordu. Arkadan “Ah nerede vah nerede nerde bıraktım kalbimi acaba,” şarkısı çalıyordu. Filmi izlediğimde deli gibi güldüm , dişimin arasında kalan maydanoz da güldü.
Hemen Nuran’ın evinin önünde beklemeye başladım , Nuran yarım saate çıkıp koştur koştur dolmuşa bindi , ben de peşinden giderek kimseye görünmeden dolmuşa tırmanmaya çalıştım. Tam beklemediği anda dolmuştan sarkarak yanağından öpecektim.Arka fonda “ahhh neredeee vahhh neredeee ,” çalacaktı .
Şoför gaza basınca belimin üzerine çakıldım. Çıkan sesi herkes duydu. Şoför arabadan indi, yerde yatan bedenime bir tekme savurdu. Nuran kolları olmayan bir dilenciye bakar gibi bakıyordu. Gülmedim tabi. Gülersem çuvallardım. Hemen doğrulmaya çalıştım, Nuran dolmuşa binerek uzaklaştı. Bir an koşarak ona yetişebilirim gibi hissettim, cebimdeki telefon ani hareketlerime dayanamayıp çalıştı.
“ahhh nereedeee vahhh neereedeeee nerde bıraktım kalbimi acaba?”
Susmuyordum, düşünmüyordum. Hiçbir duyguya ait olmadan ; umudum kalmamıştı. Uçak yere doğru çakılıyordu. Son çare olarak ellerimi havaya kaldırıp “Tanrım,”dedim.
Ellerimi havaya kaldırınca istemeden bir taksiyi durdurdum. Dediğim gibi düşünmüyordum. Cebimde “ah nerede vah nerede” müziği yüklü bir telefon ve 7 lira vardı.
Taksiciye ” 7 liralık sür kaptan,” diyemedim. ” Devam edelim lütfen,”dedim. 7 liralık gittikten sonra indim.
Köşedeki pastahaneye girdim , ellerimi iki yana ayırdım…








































