ca. 19th century --- Portrait of Russian novelist Feodor Dostoyevsky (1821-1881). Undated photograph. --- Image by © Bettmann/CORBIS
Gece Modu

Farklı olmaya kim dayanabilirdi ki! Zamanımızın aydınları gibi duygusallığım hastalık derecesine ulaşmıştı. Bu aydınlar, bir sürünün koyunları gibi aynı, birbirinden miskin insanlardır. Belki de işyerimizdekilerden sadece ben aydın olduğum için, kendini korkak, köle ruhlu hisseden de yalnız bendim. Bu, sadece bir his değildi; ben, gerçekten korkak ve köle ruhlu bir insandım. Hiç çekinmeden söylüyorum: Zamanımızda akıllı her insan, aynı zamanda korkak ve köle ruhludur; bu, böyle olmalıdır zaten. Bu, onlar için çok olağan bir durumdur; hatta benim düşünceme göre, yaratılma nedenleri de budur. Akıllı adamların aynı zamanda korkak ve köle ruhlu oluşları, zamanımızda görülen bazı tesadüflerle açıklanamaz; bu, her zaman böyledir. Bu doğa kanunundan nasiplenmemiş hiçbir akıllı adam yoktur. Bir yerde kabadayılık edip övünenler, sakın çok sevinmesinler; çünkü başka bir yerde mutlaka pes edeceklerdir. Hiçbir zaman değişmeyecek, kaçınılmaz bir sonuçtur bu. Kabadayılıkta ısrar edenler, sadece eşekler ve melezlerdir; onlar da bir yere kadar dayanabilirler. Hiçbir değeri olmayan bu yaratıkları önemsememek daha iyidir.

Bizim ülkemizde en aşağılık, en adi insanlar aynı zamanda çok namuslu olabilirler

 

Belki de, beni küçümser bir şekilde başınızı sallayarak, Bunlar ne kadar ayıp, küçültücü davranışlar! diyeceksiniz. Yaşama derdini çektiğiniz halde, karmaşık mantık yollarıyla yaşamı tartışıyorsunuz. Sırnaşık ve küstah olduğunuz halde, bir o kadar da korkaksınız. Saçmaladığınız zaman keyfiniz yerindedir, ama küstahlık yaptınız mı ürküp, etrafa özürler yağdırıyorsunuz. Hem korkmadığınızı söylüyor, hem de bize yaltaklanmaktan geri durmuyorsunuz. Bizi, öfkeden dişlerinizin gıcırdadığına inandırmaya çalışırken, diğer taraftan da güldürmek için nükteler savuruyorsunuz. çok sıkıcı nükteler yaptığınızı biliyorsunuz, ama edebi değerleri olmaları da hoşunuza gitmiyor değil. Gerçekten de acı çekmiş olabilirsiniz, ama acılarınıza hiç de saygı duymuyorsunuz. Samimisiniz, bununla beraber efendilik eksik sizde; gururunuz yüzünden ufacık bir şeyi mesele yapıp içinizdeki gerçeği ortaya çıkarıyor, değerini düşürüyorsunuz. Söylemek istediğiniz bir şeyler var, ama korkudan son sözlerinizi kekeleyip duruyorsunuz. Açık konuşacak kadar kararlı değilsiniz, utanmazca bir korkaklık var sizde. Anlayışınızla övünüyorsunuz, bir taraftan da tereddütler taşıyorsunuz; çünkü mantığınız çalıştığı halde yüreğiniz kötülükten kararmış. Şu var ki, kalbi temiz olmayanın anlayışı da olamaz. Hele o küstahlığınız, sırnaşmalarınız, kırıtmalarınız! Yalan, yalan, yalan…
Yukarıdaki sözler de benim uydurmalarım şüphesiz. Onlar da yeraltının ürünleri. Kırk yıl boyunca deliğimde oturarak konuşmalarınızı dinledim. Kafam bunlarla dolu olduğu için, uydurmak da kolay oluyor. Bunları ezberleyerek edebi bir şekil vermem oldukça normaldir.
Eğer bunları yayımlayıp, bir de size okutacağımı düşünüyorsanız şaşarım size. Neden sizlere, “Baylar, değerli okuyucularım” diye hitap ettiğimi de bilmiyorum. Yazacağım itiraflar ne yayımlanabilir, ne de birilerine okutulabilir. En azından ben, kendimde böyle bir cesaret görmüyorum ya da buna gerek duymuyorum. Fakat içimde karşı koyulamayacak bir istek var; ben de buna uymaya karar verdim. Mesele şu: Her insanın, herkese söyleyemeyeceği, sadece dostlarına açabileceği özel anılan vardır. Hatta dostlara bile açılamayacak, insanın ancak kendisine itiraf edebileceği sırları da vardır. Bununyanında, kendimize bile açamayacağımız şeyler vardır. En şerefli insanın bile hafızasında bunlar epey kabarıktır. Daha doğrusu, insan onurlu olabildikçe bunların sayıları artar.
Geçtiğimiz günlerde, eski maceralarımı kafamda toparlamaya karar verdiğim halde şimdi bir türlü yapamıyor, tedirginlik duyarak geçiştirmeye çalışıyorum. Sadece hatırlamak değil, bir de yazmaya karar verdiğim şu anda bir deneme yapmak istiyorum. İnsan, kendi kendisine tümüyle içten olabiliyor mu? Heine (Ünlü Alman şair) otobiyografi yazmanın neredeyse imkansız olduğunu, insanın kendisine asla dürüst davranamayacağını ileri sürer. Heine’ye göre Rousseau, itiraflarında birçok yalan söylemiş, bunları da gururu nedeniyle bilerek yapmıştır. Ben, Heine’ın haklı olduğuna inanıyorum. İnsan, sadece gururu yüzünden, kendisini cinayete kadar götürebilecek yalanlara bulaşabilir; böyle bir gururu da ben çok iyi biliyorum. Ne var ki Heine, itiraflarını topluma sunan birinden bahsediyordu. Fakat ben, sadece kendim için yazıyorum. Okuyuculara hitap etmem, bunun daha basit bir yazım şekli olmasından kaynaklanıyor; bunu açıkça belirtirim. Bütün mesele, sadece şekilden ibarettir, yoksa yazdıklarımı hiç kimse okuyacak değil elbette. Bunu söylemiştim zaten.
Notlarımı düzenli yazmak iöin uğraşmayacağım, aklıma geldiği gibi kağıda aktaracağım.
Şimdi sözlerime takılarak, “Gerçekten okuyucularınız olmayacağına göre neden kendi
kendinize, üstelik de kağıt üstünde bazı şartlar ileri sürüyor, düzenli değil de aklınıza geldiği
gibi yazacağınızı söylüyorsunuz? Neden böyle bir açıklama yapıp, özür diliyorsunuz?”
diyeceksiniz.
Bütün bunlara,
? Ne bileyim ben! diye cevap vereceğim.
Bu, tamamen psikolojik bir sorundur. Böyle davranmamın nedeni, korkak olmamdır belki de.
Ya da, yazarken ciddi olabilmek iöin gözümün önüne okuyucuları getiriyorum, birçok sebep olabilir.
Önemli bir nokta daha var: Neden bu notları yazıyorum ki? Okuyucular için yazmadığıma göre, anılarımı kağıda aktarmanın ne anlamı var? Aklımda tutamaz mıyım?
Doğru elbette, ama notlarım kağıt üzerinde daha bir ihtişamlı duruyor. Böylece etkisi artacak ve kişiliğim üstünde daha doğru bir karara varabileceğim; bir de buna üslup güzelliği eklenecek. Belki de içimi kağıda dökerek rahatlayacağım. Yeri gelmişken söyleyeyim, eski bir anım var ve şu aralar çok canımı sıkıyor. Geçenlerde takıldı kafama ve o zamandan bu yana hüzünlü bir müzik gibi aklımdan çıkmıyor bir türlü. Fakat kurtulmam gerek ondan. Buna benzer yüzlerce anım var benim. Arada sırada bunlardan biri canlanarak beni ezmeye çalışır. Yazarak bunlardan kurtulacağımı düşünüyorum, denemekten ne çıkar ki?
Üstelik, işsiz güçsüz oturmaktan da çok sıkıldım. Anı yazmak da bir iş değil midir? Çalışan insanın iyi ve namuslu olacağını söylerler, benim için bu da bir şans…
Kar yağıyor bugün; daha doğrusu san, bulanık bir sulusepken. Dün de, daha önceki günlerde de yağdı. Beni rahat bırakmayan o olayı da, yağan bu sulusepken yüzünden hatırlamış olmalıyım. öyleyse bu, sulusepkene dair bir anı olsun.

Sulusepkene Dair

 

Yanlış yolun karanlığından/ Kandırıp ateşli sözlerimle/ Alçalmış ruhunu kurtardığımda/ Derinden acı çekerek Seni saran utancı, lanetledin pişmanlık içinde./ Unutkan yüreğini Cezalandırmak için anılarla/ Benden önce olup biteni/ Anlatırken bana bir bir / Aniden yüzünü kapadın ellerinle Ruhunda başlayan isyanla/ Utançla ve dehşet içinde sarsılarak/ Gözyaşlarına boğuldun.( N. A. Nekrasov’un bir şiirinden)

O sıralar yirmi dört yaşındaydım ancak. O zamanlar bile, dağınıklığıyla ruhumu sıkan yabani bir hayatım vardı, insanlarla görüşüp konuşmaktan kaçınıyor, zamanla daha fazla içime kapanıyordum. Çalıştığım yerde, kimsenin yüzüne bakmamaya gayret gösteriyordum. Çalışma arkadaşlarım hissettiğim kadarıyla- beni garip bir adam olarak görmekle kalmıyor, aynı zamanda tiksinti duyuyorlardı. Benden başka insanlar, neden kendilerine tiksintiyle bakıldığını hissetmiyorlar, diye düşündüğüm oluyordu. Memurlardan birinin iğrenç yara izleriyle dolu, haydut suratına benzer bir yüzü vardı. Ben, böyle iğrenç bir surata sahip olsaydım, sanıyorum kimseye bakamazdım. Bir diğerinin giysisi öylesine kirliydi ki, kokudan yanına yaklaşamıyorduk. Yine de ne kılıklarından, ne iğrenç suratlarından, ne de psikolojik sorunlarından çekinmiyorlardı. Kendilerine tiksintiyle bakılması umurlarında bile değildi, yeter ki amirleri böyle bakmasın…

Sonsuz gururum ve aşın titizliğim nedeniyle kendime karşı iğrenme derecesinde bir nefret duyuyordum; sadece bununla kalmıyor, başkalarının da bana aynı gözle baktığını düşünüyordum. Mesela, yüzümü çok çirkin buluyor, ahmakça bir ifadesi olduğundan şüpheleniyordum. Bu sebeple işe her gidişimde, ahmaklığımı görmesinler diye bir sürü sıkıntıya girerek, rahat davranmaya çalışıyor, yüzüme soylu bir anlam vermek için uğraşıyordum. “Yüzüm güzel olmayabilir; soylu, anlamlı ve çok zeki görünsün yeter!” diye düşünüyordum. Bütün bunları istiyordum, ama bir taraftan da, bunun hiçbir zaman olmayacağım acı duyarak hissediyordum. Aslında benim tek istediğim, yüzümün zeki görünmesiydi. Yüzümü zeki bulmaları şartıyla, ahmakça görünmeye bile razıydım. En küçüğünden en büyüğüne kadar işyerindeki herkesten nefret ediyor, onları hem küçümsüyor, hem de biraz korkuyordum. Bazen de onları kendimden çok üstün olarak görüyordum. Bunlar, kendiliğinden oluyordu: Ya küçük ya da üstün görüyordum. Gururlu insan, ancak kendini bilen ve kendim büyük bir titizlikle sorgulayıp küçümseyen insandır. Fakat şu da var ki, insanları küçümserken de, üstün görürken de, birisini gördüğümde bakışlarımı hemen yere indiriyordum. “Acaba, şu adamın bakışlarına dayanabilecek miyim?” diye denemeler yapar, sonuçta gözlerini ilk kaçıran da ben olurdum. Kahrolacak derecede üzülüyordum buna. Bir yandan da gülünç duruma düşmekten korkuyordum; bu nedenle göreneklere uyarak, çoğunluğa göre hareket ediyordum. Hareketlerimin diğer insanlarınkinden farklı olması, beni öylesine korkutuyordu ki! Farklı olmaya kim dayanabilirdi ki! Zamanımızın aydınları gibi duygusallığım hastalık derecesine ulaşmıştı. Bu aydınlar, bir sürünün koyunları gibi aynı, birbirinden miskin insanlardır. Belki de işyerimizdekilerden sadece ben aydın olduğum için, kendini korkak, köle ruhlu hisseden de yalnız bendim. Bu, sadece bir his değildi; ben, gerçekten korkak ve köle ruhlu bir insandım. Hiç çekinmeden söylüyorum: Zamanımızda akıllı her insan, aynı zamanda korkak ve köle ruhludur; bu, böyle olmalıdır zaten. Bu, onlar için çok olağan bir durumdur; hatta benim düşünceme göre, yaratılma nedenleri de budur.
Akıllı adamlann aynı zamanda korkak ve köle ruhlu oluşları, zamanımızda görülen bazı tesadüflerle açıklanamaz; bu, her zaman böyledir. Bu doğa kanunundan nasiplenmemiş hiçbir akıllı adam yoktur. Bir yerde kabadayılık edip övünenler, sakın çok sevinmesinler; çünkü başka bir yerde mutlaka pes edeceklerdir. Hiçbir zaman değişmeyecek, kaçınılmaz bir sonuçtur bu. Kabadayılıkta ısrar edenler, sadece eşekler ve melezlerdir; onlar da bir yere kadar dayanabilirler. Hiçbir değeri olmayan bu yaratıkları önemsememek daha iyidir. O sıralar beni üzen bir durum daha vardı: Ne ben birine benziyordum, ne de bana benzeyen birisi vardı. “Onlar beraberler, ben ise farklıyım,” diye derin derin düşünürdüm. Bunlar da gösteriyor ki, o zamanlar çok toydum. Bazen de tam tersi hareket ederdim. İşe gitmekten son derece yorulur, eve hasta olarak dönerdim. Bunun arkasından, kendiliğinden bir duraklama, kayıtsızlık nöbeti başlar (zaten her şey bende nöbetler şeklinde oluşurdu); kıskançlığım ve huysuzluğumla alay ederek, kendimi romantik olmakla suçlardım. İşyerindekilerle hiç konuşmak istemezken, bazı zamanlar, konuşmayı bırak, dostluk kurmak için uğraşırdım. Onlarla aramdaki soğukluk aniden ortadan kalkardı. Kimbilir, belki de bu soğukluklar, bende olmayan, kitaplardan edindiğim özelliklerdir. Bu, şimdiye kadar çözemediğim bir sorunumdur. İşyerindekilerle dostluğu bir ara öylesine ilerlettim ki, evlerine gitmeye, kağıt oynamaya, içki içmeye, özel meselelerimi konuşmaya başladım. Şimdi, izninizle konuyu biraz değiştirmek istiyorum. Kuşlarda genel olarak başı yıldızlara ulaşan Fransız ve Alman romantiklerini bulamazsınız. Hele şu Fransızlar; bütün Fransızlar barikatlarda can verse, nezaket gereği bile olsa değişmeden, yıldızların şarkısını söylemeye devam ederler. Bizim Rus topraklarında saf, başı yıldızlarda hayalciler yoktur ve bizi Almanlardan ayıran da budur zaten. Akıllarını Kostancoğlular ve Piyotr İvanoviç amcalarla (Gogol’ün Ölü Canlar’ından iki tip) bozarak, onlarda idealimizi arama ahmaklığını gösteren zamanımızın eleştirmen ve yazarlarıdır ki, bizim romantiklerimizi, Almanların ve Fransızların başlan yıldızlarda romantikleriyle bir tutmaya kalkışmışlardır.

Halbuki bizim romantiklerimizle Avrupa romantiklerinin özellikleri birbirlerine çok zıttır ve hiçbir Avrupa ölçüsü bizimle kıyaslanamaz.

(İzin verirseniz, şu eski, saygıdeğer, büyük “romantik” sözcüğünü kullanmak istiyorum.) Bizim romantiklerin özelliği, her şeyi anlamak, çoğu zaman bizim en üstün zekâlarımızdan bile daha iyi görmek, hiç kimseye boyun eğmemek, bunun yanında kimseyi de gücendirmemektir. Bunlar, politik davranıp dolambaçlı yollardan geçerek lojman, emeklilik hakkı, nişanla ödüllendirilme gibi bazı çıkarlarını gözlerinin önünde bulundurarak, hedeflerine ulaşmak için birtakım coşkulan, duygulu şiir kitaplarını bile kullanmayı adet haline getirmişlerdir. Diğer taraftan hayatlan boyunca “güzel ve yüce şeyler”i içlerinde saklarlar, bu nedenle değerli bir mücevher gibi kendilerini de koruma altına alırlar. Romantiklerimiz zengin adamlardır, aynı zamanda da korkunç düzenbazdırlar. Bunları hayat tecrübeme dayanarak söylüyorum. Bu, romantiklerimizin zekâsına bağlıdır elbette. Aman, ben neler söylüyorum! Bizim romantiklerimiz her zaman zekidir; benim bahsini etmek istediklerim, şu ahmak romantikler, en iyisi onları hesaba katmamak. Bunlar, en verimli dönemlerinde Almanlaşmışlar ve hatta bazıları, cevherlerini koruyabilmek için Weimar’a ya da Schwarzwald’a yerleşmişlerdir.

Ben, işyerindeki görevimi çok küçümsüyordum; ama ne var ki, orada çalıştığım, geçimimi sağladığım için açıkça kötüleyemiyordum. Sonuçta kötülemiyordum ya, siz ona bakın! Bizim romantiklerimiz akıllarını oynatsalar da önlerinde başka bir iş seçeneği yoksa, seslerini asla çıkarmazlar. Diğer yandan, “İspanya Krallığı” hayalleri delilik derecesine varıp akıl hastanesine gönderilinceye kadar da kapı dışarı edilmezler. Bizde aklım oynatanlar ancak zayıf, soluk yüzlü sarışınlardır. Romantiklerin çoğu, zamanla çok önemli yerlere gelirler. Şaşılacak derecede bir duygu bolluğu ve zıt hisler taşırlar. O zamanlar bu düşüncelerle kendimi avuturdum, fikirlerim şu anda da aynıdır. Düşüşlerinin son basamağında bile ideallerini bırakmayan “geniş yaratıklar”ın, bizde bu kadar çok olma nedeni budur. İdealleri uğruna kıllarını bile kıpırdatmazlar, azılı birer haydut, hırsız gibi davranırlar; fakat ilk ideallerine duyduklan saygı hiç kaybolmaz, çok namuslu bir ruha sahiptirler. Evet, sadece
bizim ülkemizde en aşağılık, en adi insanlar aynı zamanda çok namuslu olabilirler. Şunu
tekrar belirteyim ki, bizim romantiklerimiz içinde işini bilen düzenbazlar (düzenbaz
kelimesini iltifat olsun’diye kullanıyorum) öylesine çoktur ki… Bu insanlar öylesine gerçekçi
ve becerikli olabiliyorlar ki, amirleri şaşkına düşüyor, çevresindekilerin hayretten ağızları açık
kalıyor.

Şaşılacak bir ruh çeşitliliği bu; artık gelecekte nasıl gelişeceğini, bizim için nasıl sonuçlar doğuracağını Tanrı bilir! Ne de olsa elimizdekiler çok kıymetli şeyler… Bunu gülünç, kokuşmuş bir milliyetçilik çerçevesinde söylemiyorum. Eminim ki, yine alay ettiğimi düşünüyorsunuz. Ya da tam tersi, bunların gerçek düşüncelerim olduğunu kabul ediyorsunuz. Şunu söyleyeyim ki baylar, her iki düşünce de beni çok memnun edecek ve büyük bir onur verecektir. Lütfen, konu dışına çıktığım için bağışlayın beni.
Hiçbir zaman dostluklarımı sürdüremiyor, hemen arayı soğutuyordum; üstelik bu soğukluğu, toyluğum nedeniyle selamı kesecek kadar ileri götürüyordum. Bunun yanında, böyle bir dostluk sadece bir kez oldu; geri kalan zamanlarda hep yalnızdım.

Evde en çok kitap okuyarak vakit geçiriyordum. Böylelikle, içimdeki duyguları dış etkenlerle bastırmaya çalışıyordum. Yapabildiğim tek şey, sadece okumaktı. Kitaplar, büyük coşkular, zevkler, acılar veriyordu bana; bu nedenle onlardan çok faydalandığımı söyleyebilirim. Son derece bıkkınlık hissettiğim zamanlar da oluyordu. Doğal olarak hareket etme ihtiyacı duyuyordum; o zamanlar karanlık, çirkin, koyu bir -hovardalık bile denemeyecek- hovardalık peşine düşüyordum. Her zamanki hırçınlığım yüzünden tutkularım çok keskin ve yakıcıydı. Gözyaşları ve çırpınmalarla gelen, isteri nöbetlerine benzer bunalımlarım vardı. Okumaktan başka yapacağım bir iş olmadığı gibi, gideceğim bir yer de yoktu. Etrafımda beni kendisine çekecek, saygı duyabileceğim bir iş de bulamıyordum. İçimdeki o korkunç can sıkıntısı bende aykırılıklara, çelişkilere karşı büyük bir istek uyandırıyor, her türlü rezilliği yapabilecek hale geliyordum.

Lafı bu kadar uzatıp da kendimi haklı göstermeye çalıştığımı sanmayın. Bu doğru değil! Bakın, yalan söyledim yine; aslında tek istediğim, kendimi haklı çıkarmaktı. Yalan söylememeliyim, kendime bunun için söz vermiştim.

Hovardalıklarımı geceleri gizlice, korkarak ve yalnız yapardım; hemen sonra büyük bir utanç duymaya, lanetler yağdırmaya başlıyordum. O zamanlar bile yeraltını ruhumda taşıyordum. Gece hovardalıklarımı yaparken, beni görecek ve tanıyacaklar diye ödüm patlardı. Bu nedenle hep karanlık, izbe yerlerde dolaşıyordum.

 

 

Dostoyevski
Yeraltından Notlar
Çeviren: Süha Girgin

CEVAP VER

Yorum girişi yapınız.
Adınızı girin