Umay’a teşekkürler…

Nâzım Hikmet, yalnızca Türk edebiyatının en önemli şairi değil, bu coğrafyanın yetiştirdiği en büyük isimlerdendir, diyerek bir giriş yapsam, iddialı da olsa pek çoğunuz bana katılırsınız herhalde. Öyle ki Nâzım’ın şiirleri pek çok dile çevrilmiş, döneminin dünya edebiyatında önde gelen isimlerce bile Nâzım bir usta olarak gösterilmiş, Pablo Neruda ona hayranlığını “Nâzım şairse biz neyiz?” sözleriyle ifade etmiştir. Hatta yaşamı siyasi mücadeleler içinde geçen Nâzım hapiste açlık grevi yaptığı dönemde, kendisine destek amaçlı başlatılan imza kampanyasını yürütenler arasında Sartre, Aragon, Picasso gibi isimler dahi yer almıştır.

İşte gerek bu nedenlerle, gerek şiiriyle, gerek yaşamındaki kararlı duruşu ve toplumcu kişiliğiyle çok büyük bir saygı beslediğim ve hayatına dair pek çok şey okuyup izlediğim bir şair Nâzım. Buna rağmen Hıfzı Topuz’un Hava Kurşun Gibi Ağır romanını okuduğumda, Nâzım’ın hayatına dair daha önce başka yerlerde duymadığım, yahut duysam da kaynak yetersizliği nedeniyle doğruluğundan emin olamadığım detaylarla karşılaştım. Bu yazımda sizlere Nâzım’ın hayatını bir roman gibi anlatan Hava Kurşun Gibi Ağır’dan benim dikkatimi çeken anekdotlardan bir derleme yaptım. Keyifli okumalar!

Ran Soyadı

Soyadı Kanunu çıktığında Nâzım Piraye ile birliktedir. Onunla birlikte seçtikleri “Ran” soyadı, bazı kaynaklar ve kişiler tarafından “kırmızı renkli nar meyvesinin tersten okunuşu” olması sebebiyle, bana kalırsa oldukça zorlama bir şekilde, Nâzım’ın komünistliğine bir gönderme olarak yorumlanır. İşin doğrusu ise Nâzım’ın bir soyadı kullanmakta çok gönüllü olmaması, ancak Piraye’nin ısrarı üzerine anlamsız bir kelimeyi soyadı olarak seçmeyi kabul etmesidir. Ran soyadına karar verdiklerinde de Piraye’ye “Bir anlamı olmasın, bırak isteyen istediğine yorsun.” demiştir. Zaten eserlerini dikkatle okuyan pek çok kişinin göreceği gibi Nâzım, zorunda kalmadıkça soyadını kullanmamıştır.

Nâzım ve Atatürk

Nâzım ve Vala, Mustafa Kemal ile henüz daha gencecik iki çocuk iken, Kurtuluş Savaşı’nın örgütlendiği zamanlarda Anadolu’ya geldikleri zamanlarda tanışırlar. Çok kısa süren bir konuşmada Atatürk, Nâzım’ın şiir yazdığını öğrenince ona “gayeli şiirler” yazmasını tavsiye eder.

Yıllar sonra Nâzım ünlü bir şair olup, henüz hapse girmese de siyasi düşüncelerinden dolayı sivrilmeye başladığı sıralarda şiirlerini okuduğu plaklar Atatürk’e de ulaşır. Nâzım’ın şiirlerini de okuyuşunu da çok beğenen Mustafa Kemal, Nâzım’ın şiirlerini okuması için bir akşam köşke getirilmesini ister. Bunun üzerine bir gece polis Nâzım’ın evine dayanır. Nâzım gözaltına alınacağını sanar, ancak durumu polisten öğrenir. Nâzım eğer bu daveti kabul etse başı beladan kurtulacaktır, ancak devletin yarı resmi şairi olmak hiç de onun karakterine göre değildir. Kendisini almaya gelen polisi “Reisicumhur hazretlerine söyleyin, ben Deniz Kızı Eftalya (dönemin ünlü kantocusu) değilim!” diyerek geri çevirir. Mustafa Kemal ise bunu duyduğunda “Aferin çocuğa, işte şair dediğin böyle olur!” karşılığını verir.

Sonraları da Nâzım devletle yaşadığı sorunlara ve uğradığı haksızlıklara rağmen bunlardan Atatürk’ü sorumlu tutmamıştır. Ona karşı her zaman bir saygı ve takdir beslemiş, şiirlerinde ona hiçbir eleştiri yöneltmemiştir

Peyami Safa’ya Yazılan Portre

Nâzım yeni tanınmaya başladığı dönemde, dönemin önemli dergilerinden Resimli Ay’da yazıyordur. Buradan tanıştığı Peyami Safa ile başlarda sıkı bir dostluk kurmuşlar, hatta Peyami Safa en önemli eserlerinden biri olarak kabul edilen Dokuzuncu Hariciye Koğuşu romanını “Canım Nâzım’a karasevda ile” şeklinde Nâzım’a ithaf etmiştir. Ancak iki edebiyatçının siyasetin farklı yönlerinde sivrilmeleri ikilinin arasındaki ilişkinin kopmasına neden olur. Avrupa’da faşizmin egemen olduğu yıllarda giderek sağa kayan ve faşizme hayranlık besleyen Peyami Safa’ya Nâzım, o dönem yayınladığı portrelerden birinde şu dizelerle yer verir:

Bir düşün oğlum,

bir düşün ey yetimi Safa

bir düşün ki, son defa

anlıyabilesin :

Sen bu kavgada

bir nokta bile değil,

bir küçük, eğri virgül,

bir zavallı vesilesin!..

Ben, kızabilir miyim sana?

Sen de bilirsin ki, benim âdetim değildir

bir posta tatarına

bir emir kuluna sövmek,

efendisine kızıp

uşağını dövmek!.

Sen de bilirsin ki, jurnal esnafı, senin gibiler

tutulup kulaklarından birer birer

teşhir edilirler..

Ben, sadece söküp

bir fitnenin otuz iki dişini,

ve Babıâli kaldırımlarına döküp

geleceğini, geçmişini

aldım omuzuma işte bu teşhir işini…

“Ben Nâzım’ı Asar, Sonra Oturup Ağlarım”

Nâzım siyasi düşünceleri ve faaliyetleri nedeniyle devletin bazı kesimleri tarafından bir tehlike olarak görülüyordur. Bu sebeple kendisine atılan iftiralar üzerine cezaevine girer. Cezasını Ankara Cezaevi’nde çektiği sırada annesi Celile Hanım, nüfuzlu tanıdıklarını araya sokarak Nâzım’ın “bir tiyatroydu, ben mahkemeye çıkmadan cezam kesinleşmişti” dediği yargılama sürecinin tekrarını sağlamaya çalışır. Bu sırada bu tanıdıklardan aldığı öneriler üzerine Nâzım’ın sağlık raporu ile geçici de olsa hapishaneden çıkışını düşünmeye başlarlar.

Yeniden yargılanmanın önünün kapalı olduğunu görünce Nâzım sahte bir sağlık raporu almayı kabul eder ve veremli bir hastanın tükürük örneğini doktora göndererek raporu alıp İstanbul’daki evine döner. Ancak Nâzım’ın evden çıkmaması gerekiyordur ve bu Nâzım gibi bir insan için hapisten farksızdır. Bir süre sonra, önce gizli gizli, sonra hiç çekinmeden sokaklarda dolaşmaya başlar. Ancak bir seferinde iki donanma subayının onu tanıyıp ihbar etmesi üzerine Nâzım’ın bu geçici özgürlük günleri son bulur. Sağlık raporuna göre evden çıkmaması gerektiği halde dışarıda görülen Nâzım’dan yeniden rapor istenir. Piraye bunun üzerine çareyi raporu inceleyecek doktorla görüşüp Nâzım’ın nasıl bir iftira ile cezaevine gönderildiğini ve adil bir şekilde yargılanmadığını anlatmakta bulur. Doktor aynı zamanda kız kardeşi Fehamet’in doktorudur ve kendisinden doktorun ağzını yoklamasını ister. Ancak doktorun cevabı konu açılır açılmaz oldukça net olur:

Fehamet Hanım, ben Nâzım’ı asar, sonra oturup ağlarım.”

Nâzım ve Orhan Kemal

Nâzım Bursa Cezaevi’ndeyken, daha sonraları Türk edebiyatının en büyük ustalarından biri olacak olan Orhan Kemal’le tanışır. Kendisinden yaşça çok daha genç olan Orhan Kemal (gerçek adıyla Mehmet Raşit Öğütçü) Adana’da komünistlik suçundan yakalanmış ve Bursa’ya gönderilmiştir. Nâzım’ı ve şiirlerini bilen ve ona büyük bir hayranlık duyan Orhan Kemal, Nâzım’la aynı cezaevinde kalacak olmaktan dolayı çok mutlu olmuştur. Bu yıllarda kendini bir şair olarak gören ve devrimci şiirler yazan Orhan Kemal’in şiirlerini, hapishane arkadaşları Nâzım’a anlatınca Nâzım ondan şiirlerini kendine okumasını ister. Ancak Orhan Kemal hangi şiirini okuduysa Nâzım’a beğendiremez. Nâzım en sonunda dayanamayıp “Bunlar hokkabazlık! İçten duymadığınız şeyleri neden yazıyorsunuz?” diyerek onu eleştirir.

İkilinin bu şekilde başlayan ilişkisi, Nâzım’ın Orhan Kemal’e adeta öğretmenlik yapmasıyla devam eder. Ona hem Fransızca dersleri veren, hem de onu öyküye yönlendirip kalemini güçlendirmesinde büyük pay sahibi olan Nâzım, sonraları Orhan Kemal cezaevinden çıktığında, bir zamanlar Orhan Kemal gibi öğrencisi olan Kemal Tahir’e “Raşit giderken tasavvur edemeyeceğim bir boşluk bıraktı. Genç arkadaşlarım arasında senden sonra en çok onu sevmiştim.” yazmıştır.

Gerçek Şair Nasıl Olur?

Vala Nurettin, gençlik yıllarından beri Nâzım’ın en yakın arkadaşlarından biridir. Bir dönem Vala’nın siyasi mücadelelerinden vazgeçmesi sebebiyle araları açılsa da yeniden barıştıktan sonra yine kaldıkları yerden devam etmişler, Vala’nın eşi Müzehher ile Nâzım de bir o kadar yakın arkadaş olmuşlardır.

Bir gün karı koca Nâzım’ı cezaevine ziyarete geldiklerinde dönem şairlerinden ve yazarlarından bahsediliyordur. Müzehher’in dönemin şairlerini ağır bir şekilde eleştirmesi üzerine Nâzım da beğendiği bazı şairleri sayar, beğenmediklerini ise yerden yere vurur. Sonrasında ise Müzehher’e şöyle der: “Gerçek şair dediğin bizim Mevlana’dan, Yunus Emre’den, Fuzuli’den, Nedim’den, Tevfik Fikret’ten, Yahya Kemal’den, Ahmet Haşim’den tut da Shakespeare’e, Goethe’ye, Hugo’ya, Baudelaire’e, Puşkin’e, Mayakovski’ye, Aragon’a, Yesenin’e filan kadar hepsinin güçlü felsefe sistemleri, sosyoloji görüşleri, hiç olmazsa sezişleri vardır.”

Peki Nâzım Gençlik Yıllarına Geri Dönebilseydi?

Nâzım eski dostu Vala ile barıştıktan sonra Vala’nın kafasındaki en büyük soru, Nâzım’ın kendi hayatında çizdiği yoldan bir pişmanlığı olup olmadığıdır: Nâzım tekrar aynı durumlarla karşılaşacak olsa aynı kararları mı alırdı, yoksa bu sefer farklı bir yoldan mı giderdi?

Bunu anlamak için gençlik yıllarında yaptıkları bir oyunu kullanır. Nâzım’a gönderdiği bir mektuba iki dize ekler ve onları Nâzım’ın tamamlamasını ister. Vala’nın dizeleri şöyledir:

Ben, beni bir daha ele geçirsem

-Abıhayat içersem demiyorum-

Nâzım’ın buna verdiği cevap ise herhangi bir pişmanlığı olmadığını, bir kez daha olsa yine aynı kararları vereceğini açıkça gösteriyordur:

                                   kapılar bir daha açılsa

                                                         ben bu haneye bir daha girsem

                                   yaşardım böyle kanırevan içinde

                                                         yine böyle aşk ile sersem,

                                   ben, beni bir daha ele geçirsem

Vatan Toprağı

Nâzım bir Varşova’ya gidişinde, Zekeriya Sertel ile birliktedir. Orada bulundukları sırada Chopin’in evinde bir konsere davet alıp katılırlar. Konserden çıktıktan sonra Zekeriya Sertel, bunun kendisine Polonyalıların Chopin’e Paris’te kaldığı yıllarda nasıl sahip çıktıklarını, onu geri dönmeye ikna etmek için bir torba içinde vatan toprağı yolladıklarını anımsattığından bahsedince Nâzım şöyle der:

Zekeriya, elbet bir gün bize de bir torba vatan toprağı getiren olur, değil mi?”

Son Şiir

Kalp rahatsızlığı ciddi boyutlara ulaşan Nâzım’a doktoru tarafından kendisini yorması, büyük heyecanlar ve hatta aşk yaşaması yasaklanır. Doktor ona aşık olursa kalbinin en fazla birkaç yıl daha dayanacağını söyler. Ancak aşktan vazgeçmeyen Nâzım, 3 Haziran 1963’te, Vera’ya aşık olarak, yorgun kalbinin bu aşka daha fazla dayanamaması üzerine hayatını kaybeder. Öldüğünde cüzdanının içinden, Vera’ya yazdığı son bir şiir çıkar:

Gelsene dedi bana
Kalsana dedi bana
Gülsene dedi bana
Ölsene dedi bana

Geldim
Kaldım
Güldüm
Öldüm”

CEVAP VER

Yorum girişi yapınız.
Adınızı girin