Gece Modu

Söylenti Dergi olarak yeni bir oluşuma imza atıyoruz! Katılmak istersen yukarıdaki resme tıkla; öykü, şiir, deneme, inceleme, çeviri, çizim ve röportajlar ile bize katkı sağla!



Kıyıdaki banketlerden birine oturdum. Cemre toprağa düşmüş. Babam, bu kışı da devirdik, bu son cemre, diyor. Onun bahar heyecanı beni de sardı. Zaman çok çabuk geçiyormuş meğer. Koca bir kış; işten eve, evden işe talim etmişim de, evimize iki sokak uzaklıktaki sahile inmeye fırsat bulamamışım. Ancak bu hafta sonu nasip oldu. Annem; oğlum bugün ablan gelecek sen de yeğenlerini seversin, dediyse de ben taktım bir kere. Kıyı boyunca uzanan yeşille mavinin üstüne dolan güneşten hakkım olanı almak istiyorum. Zamanlamam harika. Güneş tam tepeden bakıyor toprağa. Bu banketin boş olması da keyfime keyif kattı.

İki banket ileride oturan kadın dikkatimi çekiyor. Uzaktan fena değil. Biraz frapan görünüyor. Severim frapan kadınları aslında ama bunda bir oturmamışlık bir sırıtış var sanki. Adını koyamadığım bir iticilik. Kıyafetinin park için uygunsuzluğuysa tartışma götürmeyecek kadar su yüzünde. Topuklu kırmızı ayakkabılar, siyah çoraplar. Ya siyah mini elbisesinin üzerine giydiği kırmızı cekete ne demeli! Yüzünü görebilsem. Açık açık da bakamıyorum ki. Ne bakıyorsun lan, açıkta bir şey mi gördün, deyiverir falan. Kadın milleti bu, sağı solu belli olmaz. Gözü telefonunda. Oyun oynuyordur. Ben daha üniversitedeyken bıraktım bu işleri. Boşa zaman öldürmek. Okumam gereken yığınla kitap sırasını bekliyor. Yazma işine daha çok zaman ayırmalıyım. Edebiyata dair büyük hayallerime oyunlarla ulaşamam ki.

Başını hiç kaldırmıyor. Boynu da mı ağrımadı bu kadının. Otuzunda ya var, ya yok. Yaşıtız gibi. Benden kemikli duruyor. Babam görse; muhtar gibi kadın, derdi. Ne demekse! Eve gidince sormalı. Aman bana ne yaa! Neyse ne!

Yüzümü iyice güneşe verdim. Gözlerimi kapattım. Doğanın sesi, kokusu, rengi birbirine karışıp içime doldu. Arkadaki çimlere uzanmalı aslında. Hatta akşama kadar uyumalı yeşil döşekte uyur gibi. Keşke kot giyip çıksaydım evden. Bu keten takımım boyanırsa acayip trip yapar annem. Olsun böyle de güzel. İyi ki geldim. Özlemişim. Gözlerimin içinde güneş ışığı çeşit çeşit resimler çiziyor. Beste’yi görüyorum. Bir hafta sonu ayarlayıp birlikte inmeli. Kot giymeyi unutmayayım, o da tabi. Yayılalım yere. Gelir mi? En geç bu yaz evlenme teklif etmek lazım artık kıza. Laf sokup duruyor. Gerçi o da haklı kaç yıldır yılan hikâyesi gibi…

Kadın hâlâ oturuyor mudur? Oturuyordur. Gitmiştir belki. Gitse haberim olurdu. Yoldan geçenlerin, çimenlerde top oynayanların, hemen dibimde uyuklayan köpeğin, martıların, kargaların, serçelerin, minik minik kımıldayan denizin sesi bile kulaklarımın içindeyken onun da ayak seslerini duyardım elbette. Hem de o topuklarla… Yine de şüpheye düştüm. Gözümü hafifçe aralayıp baktım. Hâlâ orada. Bankete mıhlanmış. Yine başı öne eğik. Yine elinde telefon. Parmakları sanki piyano çalıyor… Hadi canım amma abarttım. Piyano falan çalmayı bilmez o parmaklar. İri iri. Kemikli. Kafasını kaldırdığında yakalayabilsem yüzünü, aşağı yukarı bir tahminim olur ama… Hoş kılığı zaten ele veriyor. Muhtemelen motordur bu. Müşterisini bekliyordur. Aa! Bak, bunun üzerinden bir şeyler yazabilirim aslında… Evet, evet. Dur bakalım ne olabilir…

 

O takma gibi duran sarı saçlarının altında duru bir beyazlık olsun örneğin. Buğulu gözlerini denize dikip dalıp gitmiş olsun. Bu rüküşlüğünün çok gerilerinde olsun o an aklı. Çok gerilerde… Daha körpecikken içinde kuşlar uçuşan günlerine aksın zaman. Sarı inekle danasını yaylıma çıkarmış olsun, dere kenarına. Göğermiş otlar olsun su yolunca. Kırmızı çiçekli şalvarı her adımında hoş bir müziğin ritmiyle dans eder gibi salınsın. Al yazmasını çıkarıp kuzguni saçlarını güneşin alnına savursun. Derenin sesi, Sarı’nın boynundaki zil sesine karışsın… Öğlen saatlerinde havanın ağırlığı iyice artsın. Cırcır böceklerinin sesi dolansın havada. Sarı ile danası dere kenarında kendilerine bir gölge bulup yatmış olsunlar. Kız bir süre onların geviş getirişlerini seyretsin. Sonra uyuşukluğunu gidermek için dereye insin… Araları başka cümlelerle de süslerim yazarken. Neyse… Derenin berrak suyunda kızın şalvarı ve bluzu tenine yapışmış olsun. Memeleri uç versin dipdiri, belinin oyuntuları su yeşilinin içinde dans etsin. Kurbağalar aşka gelip vırrak vırrak bağırsın. O, ıslak saçlarını sağa sola savursun. Dalsın çıksın dalsın çıksın. İşte tam burada bir şeyler olsun. Ne olsun?.. Ne olacağını biliyorum da kim olsun onu düşünmek lazım. Hıh! Evreka, evreka! Aslansın oğlum. Kız aslında gizlice izlendiğini biliyor olsun. İzleyenin, gönlünde yuvalanmış Hasan olduğunu sansın. Daha bir dişileşsin delişmen oyuntuları. Henüz cinselliği tatmamış bedeni kendi oyununun içinde coşsun. İzleyicisinin kendine yaklaştığını anlamazdan gelsin. Geçen hafta kavaklıkta buluştukları zaman Hasan, onu yanağından öpmüş olsun. İşte o an onun heyecanıyla Hasan’ından yeni bir öpücük almanın hayalini kursun. Gözlerini kapatıp oğlanın onu belinden sarıvermesini beklesin. Sonra… Sonra arkadan gelen gölge kızı belinden kavrasın. Hasan’ı gibi değil ama. Hoyrat bir kavrayış olsun bu kavrayış. Kıyıya sürüklesin, eşek ölüsünü sürükler gibi. Sonra göz göze gelsin amcasıyla. Korkudan ve şaşkınlıktan beti benzi atsın. Kudurmuş bir köpeğin pençelerinden kurtulmak istercesine debelensin, çırpınsın… Üstünden kağnı geçmiş gibi öylece kalakalsın dere boyunda… Hasan’ına dair kurduğu hayalleri, içindeki kuşun uçup gitmesiyle birlikte savrulsun yakıcı güneşin altında uzaklara… Günlerce ruh gibi dolansın ortalıkta. Kimseye bir şey diyemesin.

 

Doğruldum bankette. Güneşleneyim derken, sırtım ağrımış… Çok mu acımasız bir kurgu oldu? Belki bu kadar büyük değildir yarası. Kadına baktım. Yine telefonla haşır neşir ama bu sefer birini arıyor olmalı. Elini kulağına dayamış. Ya karşıdakini dinliyor ya da telefonun açılmasını bekliyordur. Benden tarafa bakacak gibi oldu, hemen kafamı kıyıda yürüyenlere çevirdim. Hava iyiden iyiye ısındı. Belki ilerideki manolyanın altına geçmeliyim. Üşeniyorum. Nasıl olsa beş on dakikaya kalkarım. Ayaklarımın dibindeki köpeğin de benden farkı yok. Güneşin tadını en güzel o çıkartıyor olmalı. Ne ben umurundayım, ne yandaki kadın, ne yürüyenler, ne top oynayanlar. Hemen yanında bitiveren serçeyi bile umursadığı yok. Buradan çok uzakta bir yerlerde olmalı. Jack London’un kurtları bunun da atalarıdır belki kim bilir? Ufak at oğlum. Sende hikâyenin sınırı yok kanka. Köpeği bile aldın götürdün bir yerlere… Kadının hikâyesi çok ucuz durdu. Hem ucuz, hem klişe. Başka bir geçmişi olsun…  Bilmem ki… Aslında böyle olması muhtemel. Neler duyuyoruz buna benzer… Peki sonunu nasıl bağlarım?..

Kız o gün o dere boyunda hamile kalmış olsun. Durumu fark eden ailesi namus temizlemek için kızı öldürsünler. Babası olabilir, abisi olabilir. Hatta küçük erkek kardeşi daha da yakışır. Saçmalıyorsun. Kadın yan bankette oturuyor sayın yazarım. Evet. Aslında zaten konu da bu değil mi? Kılık kıyafetiyle bedeninin kıyasıya kavga ettiği bu kadının geçmişini tahmin etmeye çalışırken başlamadı mı her şey?.. Ee! Tamam işte.

Dere boyundaki o günün ardından günlerce ortalıkta ruh gibi dolansın. Kimseye bir şey diyemesin. Zaman yarı ölü, yarı diri akıp gitsin. Bu arada günahın tadını alan adam, kızın sessizliğinden de cesaret alsın. Yaralı ceylanı yeniden yakalamak için sağda solda kıstırmaya kalkıyor olsun. Kaçıp gitmekten başka çare bulamasın kızcağız. Bir gece yarısı, bütün köy uykudayken alıp bohçasını eline, çıksın gelsin İstanbul’a.

Bohça ne yaa! Neyin kafası bu oğlum, hangi devirdeyiz?.. Tamam. Oraya daha uygun bir şey eklerim. Poşet olur, çanta olur… Sonrası malum. Karanlık sokaklar, kirli oyunlar, hayatta kalma savaşı ve bedeni üzerinden para kazanmaya başlama. İlk başta bir avcı çıkar ortaya. Sever kız onu ama sonra pezevengi olur adam.

İster kurgumda ister gerçekte olsun, şu anda iki banket ötede gördüğüm Naciye için yazabildiğim rol bu. Bak, bak adını da buldum üstelik. Çok iyi yaa! Bence de Naciye’dir bu kadının adı. Değilse de Naciye olsun bundan sonra. Ne ka para o ka köfte, derdi dedem böyle durumlarda. Benim elimdeki fotoğrafta bunlar var ustam… Kalkmalıyım artık. Bahar güneşi çarpar, derler. Acıktım da üstelik. Giderken bizim sokaktaki pastaneye uğramalı.  Bir porsiyon belki iki porsiyon böreği iç etmeli… Ya da köşedeki mantıcı…

Kulağıma ok gibi saplanan erkek sesiyle irkildim. Eli kolu öfkeli. Bitirim. Tespihli biri.

Maytap mı geçiyorsun lan sen benle, diyor kadına. Hani kafenin yanındaki bankette buluşacaktık. Ağaç oldum iki saattir orada beklemekten.

Adamın öfkesiyle tırstım. Telefonumla haşır neşirmiş gibi yaptım ama kulağım onlarda.

Başlarım senin ağacına da fidanına da. Neyin atarı şimdi bu? Lafı kıçından anlamakta üstüne yok yani, dedi yeni bir erkek sesi. Garip bir tınısı vardı bu sesin.

Başımı hafifçe kaldırdım. Şaşkınlığım korkumun önüne geçti. Kafam karıştı. Yok yok karışmadı. Bütün devrelerim yandı.

Kes martavalı da düş önüme, dedi gelen adam. Müşteri caddede bekliyor. O da cinlendi zaten. Park cezası yemiş bizim yüzümüzden.

Hastirsin ordan, dedi banketten gelen ses. Şeyinin derdine düşen bunu da düşünecek…

Gözlerim bir bitirim adamda bir diğerinde. Önümden geçiyorlar. Adımları hızlı. Artık ne korku, ne şaşkınlık var üzerimde. Merak her şeyden öte. Mini elbisenin altındaki bacaklara bakıyorum yakından. Kemikli, içe dönük, kıllı bacaklara. Kıvrımsız kalçalara, ağda yerlerinden yeni yeni uç vermiş sakallara… Yeni bir ad düşüyor aklıma. Naci. Naciye köydeki zamanında donsun bir süreliğine. Öncelik Naci’nin hikâyesinde.

Gülüyorum kendime kıs kıs. Tahmin fifti fifti. Sayın yazarım bu da sana kapak olsun, diyorum. Onların ardından ben de kalkıyorum. En iyisi pastaneye uğramalı. Soğuk bir dondurma iyi gider bunun üstüne…

CEVAP VER

Yorum girişi yapınız.
Adınızı girin