
Bin dokuz yüz seksen beş yılının on iki ağustos sabaha karşısında uçağa yetişmek telaşıyla uyandık. Eli elimdeydi uyandığımızda ve bu detay beni o sabah mutlu etmeye yetmişti. Refleksif sevmelerin samimiyetine olan inancım yüceydi. Saat altıdaki uçuşa yetişmek için elini bırakıp sırt çantamı tuttum. Sonra o da kendi sırt çantasını tuttu ve iki boş elimiz yine birbiriyle buluştu. Uçağa yerleştikten ve onu çok sevdiği cam kenarına bakışlarımla bıraktıktan sonra yanına oturdum. O dışarıyı seyrediyor ben de onu izliyordum keyifle. Bu keyif de beni mutlu ediyordu. O beni görmezken onu sevmek, ona verebileceğim en büyülü hazinemdi. Onu onsuzken de sevebileceğim düşüncesinin aklıma bunca yer edinmesini aslında hiç istemezmişim. Dışarıyı seyretmeye devam ederek başını omzuma koydu. Omzumun gözlerini huzurla kapatıp gülümsediğine yemin edebilirim. Bulunmaktan en mutlu olduğum yerdeydim.
Uçak kalkmaya çalıştıktan on iki dakika sonra bize bir koca gürültü armağan etti. Yarım saatin ardından da bir facia gelip bizi buldu. Fakat bu yarım saatin nasıl geçtiğine dair bir fikrim yok, sonrasında öğrendim bize neler olduğunu. İçimdeki duygu seviyesi sevgi hissiyle doluyken aniden bambaşka bir olay gerçekleştiğinden kaynaklı bir kusma hissi duydum. Bulantı, yine tüm kötülüklerin başlangıcı oldu.
Ve ben en çok sevdiğime son kez baktığımı tabii ki bilmiyordum. Hem bu bilinebilen bir şey miydi? Eğer öyleydiyse de benim o zamanlar hiç bir şeyden haberim yoktu. Yakın zamanda gelecek olan doğum gününü kutlamak için gittiğimiz bu armağan sayılacak gezi, o güzel yaşına giremeden onun sonu olmuştu. Kazadan sadece dört kişi kurtulmuştu. Kurtulan dört kişiden ikisi biz değildik. İkimiz de ölmüştük. Lanet bu ya, cesedim gece dolunay varlığını gösterene dek bulunamamıştı. Tek parçaydım ki, bu da lanetin diğer kısmı. Tek parça bedenime dolunayın lanetli ışığı vuruyordu. Gözümü açtım, uzunca bir nefes çektim, kan tükürdüm ve birkaç diş. Köpek dişlerimdi, sonradan beceriksiz bir dişçiye yaptırdım. Böylece, nasıl dirildiysem öyle kaldım.
Bin dokuz yüz seksen beş yılının kaza gecesine gözlerimi açtığımda dolunaya beni lanetlemesi için yakardım.
Yalvarırım onu bulmama izin ver.
Yoksa ölüm silecek her şeyi,
Yalvarırım, şimdi ölemem.
Ben bunca ölümsüzlük boyunca tek bir bakış aradım. Otuz küsür senedir o camdan bakan son bakışı aradım. Ayin gibi, her dolunay gecesi lanetimin karşısına geçip sana ağladım.
Sonsuz vaktimle seni bulacağım günün umudunu her daim taze tutuyorum. Biliyorum, günün birinde bir yerlerde doğacaksın. Biliyorum benim seni bulmama doğacaksın.
Ben ölmedim, ölüm siler her şeyi, ben ölmeyeceğim. Seni sonsuz zaman olsun razıyım, bekleyeceğim.
Ve böylece ilk kurt insan denilen yaratığın aslında ne kadar da romantik bir akımla varolduğunu sizlere anlatmış oldum. Her dolunay gecesi üzerinize inen o gerginlik, o mutsuzluk bu lanetin hüznüdür. Onun ölümsüz ağıtının bizlere dağılışı ama asla azalmayışıdır. Bir gün olur dolunay bize umut dağıtır, bize muhteşem bir mutluluk verirse bilin ki sevenler sonsuzun sonunda kavuşmuştur.
zeynep seden








































