
Dolu dizgin,
süregelen bakışların altında söylemeye başladı
iki dudak payı kadar yüreğinin kadim türküsünü.
Sis geçirmez, tenha sokakların kapanan perdelerinde
bekledikçe ıssızlaşan yutkunmalarını
bedeninin kaybolmayan cömertliğinde ısıttı.
Üşüyen parmaklarına üflediği ninnilerle büyüttüğü çocuğuna
bir anne gibi sarıldı o gece.
Buzdan öte sızlatan soğuk duvarların yamacında
hududu asırlar evvel çizilmiş çehresinin
sınır dışı edilmiş insanlarına ilişti gözü,
çocuğu uyurken.
Olanaksız ve mutlak suretle yanılgısal bir hayalin tesirinde
yüzünün henüz keşfedilmemiş diyarlarına göçtü algısı.
Gözleri kadar konuşabilen insanlar vardı o diyarlarda;
kimsesiz, ağır çığlıkların sâhipleri olarak.
Aldırış etmeksizin dokundu yüzlerine o insanların.
Ellerinde biriken yorgunluğa karşılık
bir yudum aldı onlardan.
Boğazından geçen tek yudumluk,
vücudunu sarmalayan ayazın direncini kırmaya yetti.
Özlem duyduğu sıcaklığı bulduğunu düşündü seneler sonra.
Ve yitirdiği ne varsa o güne dek,
feragatsizliğinin getirdiği özlemle yâd etti
mutlak suretle yanılgısal hayalinin tesirinde.
Algısı çehresine döndüğünde fark etti
kadim türkünün bittiğini.
Ansızın bir kelime söyledi kendince.
Yıllardır beklemiş gibi bu ânı,
biriken kelimeler dökülmeye başladı iki kutuplu kırmızlığından.
Ne bir ninniydi bu
ne de bir bölümü kadim türkünün.
Çocuk, gözlerine bakıyordu ilk kez
kendi dilinde konuşurken annesi.
Yutkunmalarının ardı arkası kesilmezken
başını göğe yasladı çocuk
ve kapanan gözlerinden süzüldü
kadim türkünün sözleri.
Sonra ansızın sustu kadın.
Çocuğun gözleri daima açık kaldı.
– Görkem Çapar








































