Gece Modu

Mezopotamya olarak adlandırdığımız alan, Fırat ve Dicle içinde ve çevresinde kalan bölgedir. Sınırları genel olarak doğuda Zagros Dağları, batıda Suriye Çölü, kuzeyde Toros Dağları ve Doğu Anadolu, güneyde ise Basra Körfezini kapsar. Adını sıkça duyduğumuz Sümer, Akad, Asur, Babil gibi köklü devletlere ev sahibi yapmasının yanında çok daha eskiye dayanan Mezopotamya topraklarındaki yoğun yerleşim, bize geçmişten günümüze çok yönlü ve köklü bir kültürün izlerini yansıtmaktadır. Sürekliliği ve miktarı bakımından yoğun olan bu yerleşim Mezopotamya’nın, insanlığın toplum bilincinin açığa çıktığı, insanlar arasında doğal bir iş gücünün geliştiği, insanoğlunun ilk olarak kendi toplumsal sistemini oluşturduğu bir coğrafya olmasını sağlamıştır. Bölgedeki verimli topraklar nedeniyle haklın çoğu tarım ile uğraşıyordu tarım ile paralel olarak ve hayvancılığın da gelişmesiyle, sanat alanında yapılan eserlerde hayvan motiflerine sıkça rastlamaktayız. Mezopotamya devletleri, zengin ve uygarlıkta ileri olmaları nedeniyle, sürekli olarak çevrelerindeki kavimlerin saldırılarına uğramışlardır. Bu nedenle bu devletler güçlü ordulara sahip olma gereği duymuşlar başarılı komutanlar ve askerleri yüceltmek için onlar adına heykeller, süslemeler yapmışlardır. Matematik biliminin ön planda olduğu bu coğrafyada mimari de gelişmiştir. Mezopotamya mimarisinde saraylar ve tapınaklar ön plandadır. Sümer mimarisinin en önemli eserleri, çok katlı ve kule biçiminde yapılan Zigguratlardı. Ancak kerpiç kullanıldığı için Mezopotamya’dan günümüze eser kalmamıştır. Babil Kulesi ve Babil Asma Bahçeleri, Mezopotamya sanatının en önemli yapıtlarındandır. Böylesine köklü topraklarda yapılan kazılar sonucunda bulunan heykeller, taşıdıkları özellikler vasıtasıyla Mezopotamya’daki Sosyo-kültürel hayat hakkında ayrıntılı bilgiler vermektedir. Hiyerarşik düzenin mevcut olduğu sosyal hayatta Rahipler ve Krallar en üst sınıf ardından sırasıyla soylular, hürler,köleler olmak üzere toplum sınıflara bölünmüştür. Sosyal tabakalaşma içerinde statü sahibi insanları ölümsüzleştirebilmek için onalar adına Heykeller, kabartmalar, Süslemeler yapılmıştır. Bu heykellerde genellikle; tanrıları, hükümdarları, yüksek dereceli memurları ve tanınmış kişileri konu olarak almıştır.

Heykel simgelediği kişinin sadece görüntüsünü yansıtmak amacıyla yapılmadığı için gerçeği yansıtma zorunluğu ortadan kalkmıştır. Bu zorunluğun kalkmasıyla birlikte boyutlar dahil olmak üzere herhangi bir şekle veya modele bağlılık da yok olmuştur. Taş yetersizliği, Sümer heykellerinin normalden çok küçük olmasına neden olmuştur. Heykellerdeki bir diğer özellik de idealize etme çabasıdır. Yapılan heykeller geometri (Geometrizm; insan figürünün geometrik şekiller içerisinde sergilenmesi) ve karşıdanlık (heykeldeki insan figürünün alının ortasından başlayarak bacaklarına kadar olan bölümünün iki simetrik parçaya ayrılması) kurallarına sıkıca bağlıdır. Mezopotamya heykellerinde en çok kullanılan geometrik şekiller; silindir ve koni gibi yuvarlak yüzeyli hacimlerdir. Heykeltraşların, heykellerin ellerini ve kollarını gövdeye çok birleştirilmesinin nedeni ise bu geometrik şekle bağlı kalma eğiliminden ortaya çıkmıştır.

heykellerin yüzlerinin belirlenmesiMezopotamya heykellerinde genel anlamda yaygın olan duruş şekli; eler göğüs üzerinde birleşik ya da her iki yanda gövdeye ile birlemiş haldedir. Bunların dışındaki farklı duruş şekillerine rastlamak çok nadirdir. Heykellerin yüzlerinde abartılı olan tek yer gözlerdir. Bu gözler genellikle kama biçiminde yapılıyordu. Gözün renkli tabakası (iris) deniz kabukları ile süsleniyordu. Heykellerin dudakları sıkı ve kesin çizgiler ile kapatılmış olmasına karşın bakışlarının keskin olması bazı din araştırmacılarınca “insanoğlunun tanrı karşısında duyduğu manevi ıstırabını dile getiren bir ifade” olarak yorumlanmaktadır. Saçlar genellikle bir çizgi ile ortadan iki eş parçaya ayrılmakla, başın iki yanından aşağı doğru sarkarak birleşmektedir.

Ur’dan gümüş lir . M.Ö 2600-2400.

Mezopotamya heykeltraşlığında hayvan figürleri hem dinsel hem de sembolik anlamda kullanılmıştır. Antik Mezopotamya’da Nirah, bir yılan tanrısıdır. Ona, Mezopotamya ve Elam arasındaki sınırda bulunan Der şehrinin yerel tanrısı İştara’nın elçisi olduğu düşünülerek tapınılmıştır. Başı koni şeklinde olması geometrik şekle bağlı kaldıklarının göstergesidir. Bu sıkı bağlılığa rağmen hayvan heykellerinde bu denli hassas ölçülere değil doğal kaynaklara daha sıkı şekilde bağlılık göstermişlerdir. Hayvan figürlerinde gerçeklik daha belirgin olmasına rağmen stilizasyon da bulunmaktadır, fakat bu stilizasyon gerçeklik içerisinde eritilmiş idealizme eklenmiştir. Ur şehrindeki bir Sümer arpının süsleyen insan sakallı boğa başı, bu gerçek dışı ürünlere örnektir. Koruyucu meleklerin simgelendiği sarayların kapı kenarlarının süslemesinde kullanılan insan başlı kanatlı boğa heykelleri ise doğal gerçekliğin üstüne çıkıldığını göstermektedir. Babil dönemine gelindiğinde insan figürlerinin azıldığını görmekteyiz bunun nedeni zaman içerinde çeşitli renkli tuğlalardan yapılan süsleme tekniğinin ön plana çıkmasıdır.

Figürlerdeki bu gerçeküstü yaklaşım onlara gerçeküstü gibi gözükmüyordu. Onların evren anlayışına göre kralın varlığı, tanrınınki kadar gerçekti. “Gözümüzle gördüğümüz ve çevremizi saran dünya, gerçekte var olmayan sadece var olanın bir parçasıdır. Bu dünyaya esas egemen olan varlıklar, gözümüzün görmedikleridir.” tezinden hareket eden Mezopotamyalılar, sanat konusunda  “Sanat gözümüzle gördüğümüz değil, esas gerçek olanı yani gözün görmediği gerçekleri yansıtmaktır.”  demekteydiler.

 

Silindirik şekli tanımlama
Lagaş yöneticisi
Gude’nin heykeli (İÖ.XXI.yy)
Tek büyük taş kütlesi
silindirik form ile yontularak oluşturmuştur. Paris-Louvre müzesi.
Geometrik şekli tanımlama
Lagaş yöneticisi Gudea (M.Ö, 2400-2350) Geometrik formlara uygun şekilde yontulmuş heykel ,eller gövdede kavuşturulmuş bir formda, başında yün şapkası, silindirik giysisi, dairevi bir temel üzerinde bulunmaktadır. Bunlar geometrik şekli tanımlamaktadır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kaynakça: MANDEL Gabriele, Mezopotamya Sanatını Tanıyalım, İnkilap Kitapevi, İstanbul, 1985.

CEVAP VER

Yorum girişi yapınız.
Adınızı girin