Medyanın Özerkliğine Bourdieu’den Bakmak: Black Mirror – Man Against Fire

İkinci Dünya Savaşı öncesi Avrupa’da yükselen faşist eğilimlerin merkezlerinden biri olan Almanya’da hareketin öncülerinden olan Hitler’in, iktidara yürürken ilk icraatlarından biri ulusal radyoları kendi propaganda merkezi haline getirmekti. Bu propaganda merkezlerinin yaygınlaştırılması faşist politikaların gelişmesine, sempati toplayıp tarafgirlik kültürünün yaygınlaşmasıyla devam etti. Yalnızca Almanya ile de sınırlı kalmayan bu dalga, Hitler’in işgal ettiği her coğrafyada dillendiriliyordu. Bu sebeple işgal edilen her bölgede ilk hedef radyo istasyonları idi. Dahası kitlelere erişmek konusunda evlerinde radyo bulunmayan halkın erişmesi için ucuz radyo üretimine bile gidilmişti (Kasım, 2011:67). Bunun yanında belli saatlerde radyonun dinlenmesi zorunlu kılınmış, propaganda dışında radyo kanalı dinlemek yasaklanmış, özellikle yabancı radyoları dinlemenin cezası idam edilmeye kadar götürülmüştü (Kasım, 2011:69). Kuşkusuz Hitler’in halk tabanından aldığı desteğin temelinde yaptığı propagandalar yatmaktaydı. Topluma nüfuz etmek konusunda ana güzergâhın iknadan geçtiğinin keşfi Avrupa’da Nazi deneyimiyle bir kez daha anlaşılır kılınmıştır. Peki, bir ideolojik aktarım nesnesi haline gelen iletişim araçlarının varlığı, kullanım alanı ve denetimi bize ne anlatmaktadır?

Bugün temel kitle iletişim aracı olarak tanımlanan Televizyonun yerini, geçmişte radyo, şimdilerde ise yeni medya denilen internete bırakmasıyla birlikte, iletişim kavramı çok yönlülüğü ile yeniden tartışılması gereken konulardan biri. Yazıya konu edindiğim temel argüman, kitlesel (şimdilerde sosyal) medya denilen araçların -ister yazılı, ister görsel/işitsel- varlığı, tarihsel evrimiyle birlikte meşruiyetini aldığı haber alma/verme özgürlüğü ve bilinçlendirme misyonundan çok, onun bir iletişim aracı değil, kapalı bir iletiyi kitlelere dayatması itibariyle salt bir iletim aracı olduğudur. İletişim, doğası itibariyle bir ileti taşır. Bu ileti, kaynak ve hedef arasında karşılıklı bir etkileşimi zorunlu kılar. Hedef ve kaynak arasındaki ilişki bu minvalde eşitlik temelinde bir biri ardına sıralanan bir art zamanlılıkta gerçekleşir. Yani kaynak, bir noktadan sonra hedefe, hedef de kaynağa dönüşür. İletimde ise bu türden bir ilişki gerekli değildir. Kaynak ve hedef arasındaki kanallar tek düzey olmakla birlikte genellikle kapalıdır. Bu araçların tek yönlülüğü, müdahale edilemezliği, özgürlük alanının kısıtlılığı, iktidar erkinin bu araçlar üzerinde denetim sağlaması ve kurumsal tabanda örgütlenmesi kitle iletişimi denilen kavramın geçersizliği ve güvensizliği üzerinde yeniden düşünmeyi salık veriyor. Bu geçersizlik ve güvensizlik görüngüsünün, yazının başındaki Nazi örneğinde olduğu gibi, bir iktidar konfigürasyonu olduğundan hareketle, metnin ana çerçevesini Fransız Sosyolog Pierre Bourdieu’nün “Televizyon Üzerine” eserinden hareketle oluşturacak ve bu önerme rejimini Black Mirror dizisinde “Man Against Fire” bölümü üzerinden anlaşılır kılmaya çalışacağım.

Bourdieu, Televizyon Üzerine eserinde televizyonu bir imge olarak kullanmakla birlikte ardındaki gazetecilik, basın yayın faaliyetleri ve ardındaki çıkar ve işbirliği dinamiklerini bu faaliyet alanın özerkliği üzerinden irdeler. Gerçekliğin ve gerçeklik aktarımının belirli kategoriler etrafında şekillendiğini vurgulayan Bourdieu, bu kategorilerin tarihsel öğretiden, güncel eğitim süreçlerine kadar uzandığının altını çizer. Ona göre bu kategoriler, algılanmış olanı düzenleyen o görünmez yapıları açıklarken en sıkça başvurulan bir eğretilerdir. En temel eğreti de “gözlük eğretilemesidir” ki, bu gözlükle gazetecilerin bazı şeyleri görürlerken bazılarını görmezler; ve gördükleri şeyleri de belli bir tarzda görürler. Bir ayıklama yapar ve ayıklanmış olan şeyi belli bir tarzda kurarlar, der (Bourdieu, 1997:24). Ona göre medya alanında bulunanların demagojileri yalınlaştırmak gibi bir misyonu da vardır. Bu politikaları haklı göstermek için kitlelerin beklentilerini ileri süren gazeteciler, halka kendi eğilimlerini ve görüşlerini yansıtmaktan başka bir şey yapmazlar. (Bourdieu, 1997:59).

Yaygın medya tekellerinin kendi çıkarları için ideolojik yeniden üretime olan katkıları, hâkim çerçeve içinde yer alma ve dışarıda tutulma endişelerden uzaklaşmak amacıyla politik süreçler içinde aktif rol oynarlar. Bu arada politikacıların politikacıları ve ünlerini yaratmaya giderek daha çok katkıda bulunan ve gerçek “boynuzlular” olan büyük televizyon yayınları ya da ötekiler gibi gazetecilik alanının ve onun en kendine özgü kurumlarının gereksinimlerine göre kendini uydurarak politik açıdan başarılı olmak için gittikçe daha çok gerekli olan, zorunlu olarak ahlak dışı olmasa da, bilinçli olarak düzenlenen bu “politik pazarlama” türünde yardım etmekle görevli aracılar, danışmanlar ve öğüt verenlerin etkisiyle yüreklendiklerini ifade eder. (Bourdieu, 1997:60)  Kanımca günümüz kahramanlık ve milliyetçilik üzerine üretilen film ve dizi furyasının da bu minvalde hangi saikler üzerinde inşa edildiği bu okumayla birlikte daha anlaşılır olmaktadır. İdeolojik olumlama (yandaşçılık) yarışına girme konusunda birbiriyle yarışan yaygın medya, kendi arasında da belirli bir rekabet ortamı yaratmaktadır.

- Advertisement -

Rekabetin baskıları, televizyonları şiddet, suç, etnik savaşlar ve ırkçı kinle dolu bir dünya imgesi üretmeye ve her şeyden önce, kendini geri çekmesi ve koruması gereken, hiçbir şey anlaşılmayan ve bu konuda hiçbir şey yapılamayacak olan birbirini izleyen anlamsız yıkımlar, anlaşılmaz ve kaygı verici, tehdit edici çevrenin günlük seyrini önermeye yöneltmek için mesleki göreneklerle birleşirler. Böylece, nasıl suç ve şiddet durmadan artarak güvenlikçi görüşün kaygı ve korkularını kışkırtıyorsa, yavaş yavaş, başkaldırı ve kızgınlıktan çok, geri çekilmeye ve boyun eğmeye yönelten, harekete geçirmekten ve politikleştirmekten uzak, ancak yabana düşmanlığı kaygılarını artırmaya katkıda bulunabilen tarihin kötümser bir felsefesi de oluşur (Bourdieu, 1997:62)

Medya’da görülenler, gösterenin penceresindeki illüzyonda saklandığı sınırlı bir çerçevedeki şekliyle tanımlanır, Ulus Baker’in Rudolf Arnheim’dan alıntıladığı Beyin Ekran kitabında paylaştığı tespit ile anlatmak gerekirse “ekran bir “çerçeve” oluşturur ve nesneler bu çerçeve üzerinde iki boyutlu olarak (tıpkı resim gibi) yansırlar. Bu bir figürasyon ya da “temsil” demektir ve insan algısına, başka sanatlarda bulunmayan kendine özgü tarzında hitap eder.

Tam da burada insan algısına taşınan temsiller üzerinden bir hitabet ilişkisinin kurulduğu ekran illüzyonunun, yaygın medya eliyle üretilen “sınırlı” temsiller üzerinden özneye nasıl bir bakış açısı kazandırdığının, bir Netflix dizisi olan Black Mirror’daki “Man Against Fire” üzerinden anlaşılabilir mi diye düşünebiliriz. Belirli bir gerçekliğin tekçil yoksunluk içindeki insanın edilgenliği ile anlaşılıp anlaşılmayacağının konu edinildiği bu bölümde gösterilen ile görülen arasındaki yakınlığın nasıl tesis edildiği anlatılmaktadır. Zamanın herhangi bir anında belirli kalıplar ve değerler üzerinden düşünmeye, hareket etmeye, daha doğrusu itaat etmeye, alıştırılan bir grubun, üzerinde aynı etkiyi sağlayamadığı diğerlerini düşmana dönüştürülmesi, hatta onları “böcek” olarak nitelendirmesi ve imhaya meşru kılması, kimlikler ve benlikler üzerine yeniden düşünmenin önemini bir kez daha gündeme getiriyor.

Neyi nasıl anlamlandırmak gerektiği, iyi, kötü, zararlı, zararsız, dost, düşman gibi tanımların görece olduğu ve hakim bir ideolojik konjonktür içinde yerini bulduğu dönemlerde, iktidar çoğunlukla bu kavramları kanıksatacak hamleleri yaygın medya araçları üzerinden tasarlamakta ve belirli sıklıkta hedef kitleye servis etmektedir. Baş karakter rolünde olan Stripe bir askerdir. Yani, düzeni sağlayan ve ölümü elinde meşru kılınan bir aktör. Düzeni korumak konusunda yetkilendirilmiş ve bu görevini daha etkili gerçekleştirmek adına belirli periyotlarda duyu organlarına yerleştirilen implantlar sayesinde daha çok böcek öldürmesi sağlanan ana karakter bu görevi layıkıyla yerine getirmektedir. Bu implantlar sayesinde, duyu organları zihni ele geçirmekte ve insan olmaktan çıkan Stripe bir robota dönüşmektedir. Ta ki, implant bozulup, artık işlevini yerine getirmeyene kadar… Ana karakter, o ana dek “böcek” olarak nitelenenlerin aslında kendileri gibi birer insan olduklarını fark etmektedir.

Man Against Fire’da vurgulanan, medyanın tetikçiliği ve ayrıştırıcılığı üzerine, hakim ideolojik yapı altındaki bileşenlerin bir kısmını düşmanlaştırırken, bir kısmını da kahraman ilan edildiği gerçeğidir. Yaygın medya araçları, kimliği üzerinden dışlanan ötekinin imhası mübah bir “böcek” olarak nitelendirip, paramilitarist bir örgütlenme pratiği içinde geride kalanlara ise meşru imha yetkisi vererek gerçekte bir iç çatışmanın fitilini yakmaktadır. Hedef ve namlu karşılıklığı içerisinde yaratılan tetikçinin faaliyetleri iki noktada belirginleşir. Birincisi, suçluyu netleştirip kendini kabullenmek, diğer bir deyişle “öteki”ni göstererek kendi kimliğini belirginleştirmektir. İkincisi ise, yabancılaşmanın, toplumsal ve politik yaşam içinde irade sahibi bir özne olmanın, dolayısıyla kendini belirsiz tehlikelere karşı açık hissetmenin gerginliğini şiddete dönüştürerek, bunu suçlu görünen hedefe yöneltip boşaltma imkânıdır. Ve bu esnada psikolojide “yer değiştirme” olarak adlandırılan bir savunma mekanizmasının gerçekleşmesi mümkün olur. (Selek, 2011:36)

Stripe’a yerleştirilen implantların adının mass olması (mass media), implantların duyu organlarına yerleştirilmesiyle de işitsel ve görsel medyanın kişilerin mobilizasyonu konusunda neyi nasıl görmeleri ve nasıl duymaları üzerinden bir terkiple özneyi biçimlendirmektedir. Totaliter rejimlerin denetimindeki medya araçlarının hakim ideolojinin meşrulaştırılması, toplumun bir kısmının kriminalize edilip hedef haline getirmesi, düşman-dost ikiliğinin yaratılan yapay gündemlerle belirlenmesi, özellikle de medya baronlarının bürokratik oligarşiyle uyumlu olmasının kendi selameti, özellikle de maddi çöküntülerden korunma stratejisi olarak görmelerinden kaynaklanan girift ilişkisi sonucunda, yaygın medya, ideolojik kanaat üreten, profesyonelce aktaran ve kitleleri harekete geçiren bir kurum olma misyonu üstlenmiştir.

Gerek Man Against Fire’da işlenen ana güzergâh, gerekse de Bourdieu’nün eleştiri getirdiği temel gerçek şu idi: Şiddet, bir rejim olarak toplumun geneline düşmanca saikler üzerinden manipüle edilmekte, bunu da yaygın medya araçları üzerinden tesis etmektedir. Bu boyutuyla ele alındığında katliamlar, soykırımlar, çatışmalar kaçınılmazdır. Yine Bourdieu’nün deyişiyle yazıyı sonlandırmak gerekirse şu tespiti oldukça yerindedir. Gazetecilik, etnik savaşlar ve ırkçı kinlerle, şiddet ve suçla dolu bu dünya, her şeyden önce bir yana çekilip kendisinden korunmak gereken anlaşılmaz ve kaygı verici bir tehditler ortamından başka bir şey değildir. Ve gazeteciliğin dünyadan söz açma tarzı, hele de etno-merkezci ya da ırkçı deyimler eşiğinde geliştiğinde (özellikle Afrika ya da “varoşlar” konusunda sıklıkla görüldüğü gibi), seferber etmeye de siyasallaştırmaya da elverişli olmamaktadır; tersine, tıpkı suç ve şiddetin durmadan azgınlaştıkları yanılsamasının güvenlikçi bakış açısının endişe ve fobilerini beslemesi gibi, yabancı düşmanlığına iten kaygıları yükselmekten başka bir katkısı olması mümkün değildir. (Bourdieu, 1997:103)

Kaynakça

Bourdieu Pierre (1997) Televizyon Üzerine, Çev. Turhan Ilgaz. YKY. İstanbul.

Kasım, Metin (2011), Hitler Döneminde Propaganda Aracı Olarak Radyo, Selçuk Üniversitesi İletişim Fakültesi Akademik Dergisi, Cilt 6, Sayı 4.

Selek, Pınar (2011) Maskeler, Süvariler Gacılar, Ayizi Kitap. Ankara.

Yorum Yap

Yorum girişi yapınız.
Adınızı girin

Avatar
Arşiv
Söylenti Dergi'de geçmiş zamanda yazar olan dostlarımızın eserleri bu hesapta arşivlenmektedir. Yazar onayı olduğu sürece kaynak göstererek kullanmak serbesttir.

Must Read

57. Altın Portakal Film Festivali İçin Geri Sayım Başladı!

Antalya Büyükşehir Belediyesi tarafından 3-10 Ekim tarihleri arasında gerçekleştirilecek olan 57. Altın Portakal Film Festivali için geri sayım başladı. T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın...