Gece Modu

Dil, en basit tanımıyla insanoğlunun birincil önemde olan iletişim aracıdır. İlk çağlarda dilin gelişimi ile insanoğlu önce etrafını resmetmiş daha sonraları ise geçmişini kayıt altına alma ihtiyacı duymuştur. Bunun sebebi insanoğlunun ölümü alt etmek istemesidir. Kaybolup gideceğinden korkan insanoğlu yazıyı keşfetmiş ve gelecek nesillere fikirlerini bırakarak ölümsüz olmayı arzulamıştır. Dil bir milletin var olabilmesi için tartışılmaz bir gerekçedir. Dolasıyla varlığını gelecek kuşağa aktarabilmek için yazı bulunmuştur. Tarih boyunca edebi dile yani sanata olanak sağlamış olan dil, aynı zamanda toplumun sanatının niteliğini belirler. Sanat bir milletin kendini ifade biçimi ve kültür seviyesi ile doğru orantılıdır. İlk kaynağımız MS. VIII. yüzyılda yazılmış olan Orhun Yazıtları’dır. Yazılı tarihimiz buradan başlıyor. Taki gelişen Karahanlı Türkçesi’nin yazı dili olmasıyla yazılı eserler yavaş yavaş verilmeye başlıyor.

Biraz olsun Dil-Yazı, Dil-Kültür, Dil-Sanat, Dil-tarih ilişkilerine değindik. Bu gelişmelerden bihaber olmayan Mustafa Kemal Atatürk, geçmişindeki verileri çok iyi irdelemektedir. Dolayısıyla Karamanoğlu Mehmet Bey’in, Kaşgarlı Mahmud’un, Yusuf Has Hacib’in daha sonraları Aşık Paşa’nın Türkçe’ye değer verdiği ve bunun nedenini çok iyi biliyordu. Bir millete mensup olan dil, eğer sanatta ve bilimde kullanılmazsa halktan bağımsız bir hal alır. Böylece halk ile devlet veya yüksek zümre arasında uçurumlar oluşur. Osmanlı İmparatorluğu’nda bu durum böyle devam etse de ancak II. Mahmud dönemi bilimin dili Türkçe olması için çalışmalar yapmıştır. Fakat hiçbir çalışma Karahanlı ve Oğuz Türkçesi kadar arı bir dil seviyesine gelememiştir.

Atatürk’ün cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren başlatmış olduğu dil inkılaplarını anlamak için döneminin sosyokültürel durumu irdelenmelidir. 1922 ile Büyük Taaruz (Kurtuluş Savaşı) zafer ile sonuçlanmış. 1923 ile cumhuriyet ilan edilmiş olan memleketimizde büyük yaralar sarılmayı bekliyordu. Acilen var olan milli bütünlük korunmalıydı. Bilinenin aksine Atatürk,1932’de Türk Dili Tetkik Cemiyeti’ni kurmadan önce, 1924 yılında Türkiyat Enstitüsü’nün kuruluşu, 1926’da Bakü’de Birinci Türkoloji (Türk Dili ile ilgilenen bilim dalı) Kurultayı’na temsilci  Türk dünyasında ortak dil ve abece konusundaki gelişmeleri izleyen ve 1928’de Harf İnkılabı’nı gerçekleştiren Atatürk, Cumhuriyet’ten bir yıl sonra çalışmalara başlamıştır.

Harf inkılabı Mustafa Kemal Atatürk’ün realist karakterinin somut örneğidir. Çünkü, yaşadığı dönemde yüzde ona ulaşamayan okur-yazarlık oranının farkında olan bir liderdir. Günümüzdeki itirazlar ve eleştirileri anlamak ise gerekçesiz olduğundan dolayı çok zordur. Peki biz Harf İnkılabı’nın gerekçelerine bakalım. Arap alfabesinin zorluğunu yüksek zümre medreselerinde algılamak olanaksız iken köy halkı için çok kolaydır. Türkçe konuşan köy ve kırsal nüfusumuzu, arabi ve farsi söz dağarcığı yüksek olan İstanbul ve çevresi milli birliği tehdit eden bir zıt kutup halini almıştır. Ayrıca kulaktan dolma bilgiler ile hareket etmemek adına, bir ülkenin dilini değiştirmek çok ama çok zor iş olduğu gibi neredeyse imkansızdır. Tıpkı Osmanlı Dönemi’nin Devlet dili ile halkın dili arasındaki fark gibi. Bir milletin kültürü, dini ve dili o milletin temel taşıdır. Mustafa Kemal Atatürk de alfabe ile yoğun yabancı kelimeler tesirindeki dili Türkçeleştirmesi veya Latin Alfabesine geçmesi ( ki türkçe cümle yapısı gereği latin alfabesi seçildi) tamamen eğitim-öğretim bilinci olan ve eğitime inanan bir lider olmasından kaynaklıdır. Bazı entelektüel kitle, bu durumu dilimizin kültüründen kopması, edebi hazinesini terk etmesi olarak yorumladı. Şunu hatırlarlayım, eğitim-öğretim, devlet, dillerini Türkçeleştirmek arabi ve farsi kökenli Türkçeleşmiş kelimelerin hepsinin yok olması değildir. Türkçeleşme Konusu bazı anlam kargaşası yaratan terimsel durumlar için halk ile iletişimin daha sağlıklı olabilmesi için latin alfabesinin ise okuma-yazma öğretimi için uygulanmıştır. Halk ile sağlıklı iletişim için , Namık Kemal’in Tanzimat’ta açık bir dil ile yazması okuyucuya bilgi katmak istemesi bundandır.

1930 yılında Mustafa Kemal Atatürk’ün geliştirdiği Güneş-Dil Teorisi 1935’te derlenip basılmıştır. Ayrıca bu yıllarda Atatürk’ün isteği üzerine Kutadgu Bilig ve Divanü Lügat’it Türk eserleri üzerine çalışmalar yapıldı. Bu çalışmalar o kadar kıymetlidir ki Türkolojinin çoğu kaynağı böyle ortaya çıkmıştır. Veya başka bir tabirle Ahmet Caferoğlu’nun 1938’de, Besim Atalay’ın 1939’da, Reşit Rahmeti Arat’ın 1965’te Dinanü Lügat’it Türk üzerine yapılan çalışmalar ülkemizin modern bilimde yapılan ilk dil çalışmalarıdır. Güneş Dil Teorisi ile aynı yıl Dr. Phil. Hermann Kvergić’in Ulu Önder’e gönderdiği tezi, Atatürk bizzat desteklemiştir.

Öncelikle genç aydın kitlenin şunu anlamasını istiyorum. Herhangi bir bilim dalı için hazırlanmış tez çalışması, bilimsel dil ve dayanak gösterilerek hazırlanmış olmalıdır. Böylece bu çalışma tek başına amaçladığı amaçtan öteye varan bir mesajı olamaz. Bilim ve bilim ahlakı buna olanak tanımaz. Bilim, yapısı gereği siyasete asla hizmet etmez. Dil bilimiyle ilgili bizzat çalışma yapabilen Lider ne kadar az ise Türk Milleti o kadar şanslıdır ve kıvanç duymalıdır. Bilimde sonuç odaklı olmak bilimsellikten uzaklaşmaktır. Güneş-Dil Teorisi başarısız oldu, geçerliliğini yitirdi, ifadeleri bizi yanlışa iter. Doğrusu şudur ki bilim bir önceki bilgiye dayanak olarak ilerler. Türk aydın ve gençlerin bu gibi bilimsel çabaları destekleyip geliştirmesi gerekmektedir ki geçmişimize ve en önemlisi geleceğimize değerler katalım.

Güneş-Dil Teorisi

1930’da çalışmaları başlamış teori, 1935’te III. Dil Kurultayı’nda ilk defa sunuldu ve kabul edildi. Kurultay Üyelerine bu teorinin geliştirilmesi ve üzerine çalışmalar yapılması için Atatürk bizzat isteklerini sundu. Türkçe’nin kadim bir dil olduğunu ve diğer dillerin Türkçe’den türediğini savunan teori, o günler de üniversitelerde ders olarak veriliyordu. Milli dilimizin önemini ve dünyadaki otoritesini anlamak için çok önemli bir adım olmuştur. Teori, Türkçenin ağ- kökünden türetilen akraba sözcükler bularak başlar.

Ayrıca aynı aileden sayılan bazı dillerin birbirine hiç benzemediğinden bahseder.

“Îndo-Öropeen dil ekolü bükülgen (flexionnelles) tesmiye ettiği Îndo-Öropeen veyahut Îndo-Cermen dilini dünyanın en mütekâmil ve kültür yaratan bir dili olarak ileri sürdü. Gûya bu dille konuşan ırk çok yüksek bir ruha malik olup beliğ İlâhiler terennüm ede ede Hindistandan kalkmış ve Avrupaya kültür ve dil getirmiş imiş… bu, indoöropeenizmin siyasetle karışmış romantik tarafıdır. İlmî tarafı ise bu romantizimle taban tabana zıttır; evvelâ- dilleri tek heceli, bitişik ve bükülgen diye tasnifin, son tetkikler neticesinde esassız olduğu görülmüştür. İptidaî dil zümresinden sayılan ve “tek heceli, olduğu kabul edilen İndo-Çinî dillerden Tibet dilinde agglutination’la yan yana dahili flexion da görülm üştür. En iptidaî sayılan Malay – Polinez dilinde ise prefixe (önek) mevcut olan lehçeler bulunduğu anlaşılmıştır. Türk dilini agglutinat sayarak Ural-Altay dil ailesine ithal etmenin de esassız olduğu klasik ekole mensup âlimler tarafından itiraf edilmeğe başlamıştır [2]. Fonetik bakımından dilleri tasnifte de klasik ekol dikiş tutturamıyor. Moğolca’da biz yerine “ba„ (farsça “ma„ ile karşılaştır), sen yerine “ti„ (islavca “ü„ farsça, tu, ile karşılaştır) zamirleri gibi. Bütün bunları klâsik ekol, klişe haline getirdiği en eski devirlerde aryam kavimlerle temas lafiyle izah etmek ister, fakat buna kendisi de inanmaz. İşte bundan dolayıdır ki Güneş-Dil teorisi bütün dünya dillerinin muhtelif ailelere tasnifine fazla ehemmiyet vermiyor. Dilin menşei meselesi halledildikten ve bütün dillerin kaynağı ve ana kökü olan ağ elemanı keşfolunduktan sonra klasfikasyon şeması İlmî kıymetini kaybetmiştir.”

Dikkat çekmesi muhtemel birkaç nokta verdikten sonra teorinin çok daha fazla ayrıntı ve yerinde tespitlerle dolu olduğunu söylemek yanlış olmaz. Fakat bizim burada dikkat çekmek istediğimiz Güneş-Dil Teorisi’ nin değerlendirmesi değildir. Türk Dili’ni öne çıkarmak ve milletimizin kendine güvenini yerine getirmek, milli şuur uyandırmak isteyen Mustafa Kemal Atatürk ’e dikkat çekmek istiyoruz. Mustafa Kemal Atatürk’ü komutasındaki bütün savaşları kazanan dahi bir asker olmasından önce,

Türkoloji’ye öncülük etmesi, Türk Dilini uluslararası boyuta taşıması, tarihini çok iyi bilmesi ve önemli eserlerimiz üzerinde durması, savaştan çıkan halkımızı milli duygular ile birbirine bağlama çabası, birlik beraberliğe inanması, arkasında Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu’nu bırakması ile birlikte milletinin en önemli iki kültür değerine sahip çıkarak bilimselleştirmesi ile öne çıkarmak istiyoruz.

CEVAP VER

Yorum girişi yapınız.
Adınızı girin