Maupassant Etkilerinde Ömer Seyfettin

“Bir yazar sadece içinde yaşadığı toplumdan ve yakın çevresinden tesir almaz, o kültüre çok yabancı kültürlerden de beslenir. Eski edebiyatımızdaki İran ve Arap tesirlerinin incelenmesinden başlayarak, Tanzimat sonrasında ortaya çıkan Fransız edebiyatı tesiri, 2. Dünya Savaşı sonrasında Amerikan tesiri edebiyatımızı, kültürümüzü orijinallik, mevcut geleneklere yabancılaşma şeklinde besleyerek geliştirir. Bütün dünya edebiyatlarında bu türden yabancı kültürlerle beslenme söz konusudur.” 

 İnci Enginün Türk edebiyatında tesir sürecini bu şekilde açıklıyor. Takdir edilir ki sadece edebiyat bazlı olmaksızın sanatın bütün alanlarında tesir hakimdir. Kopya ile karıştırılmadığı müddetçe tesiri aktarma ilhamı şeklinde açıklayabiliyoruz. Bu içeriğin iç zincirinde de Maupassant Flaubert’ten, Emile Zola’dan ve hayatı boyunca tanıştığı birçok değerli sanatçıdan etkilenmiş; akabinde kendinden sonra sanatını kelimeler, figürler veya kil ile anlatacak sanatçılara örnek olmuştur.  

 Bu örnekler edebiyatımızda seyrini en çok Ömer Seyfettin’de göstermiştir. Yeni bir türü, kelimeler zincirinde ana halkaların maddelerindeki değişimi; bu sanatçıda berrak bir şekilde görebilmekteyiz. Buna binaen Ömer Seyfettin kendi kaleminden çıkan bir mektupta tesirinden şu şekilde bahsetmişti; 

- Advertisement -

“Mensur ve Manzum Fransız müellefal-ı makbulesinin esamisini istiyorsunuz… Buna hacet yok kardeşim. Mademki şimdi müptedisiniz, nazmı sonraya bırakmak icap eder. Âsâr–ı mensureye gelince, Guy de Maupassant’ın  âsâr-ı nefsiyesi kadar açık, sade yazılmış bir eser hiçbir lisanda yoktur diyebilirim. Bütün asarının fihristini leffediyorum. Şâyân-ı intihab olanlarını da işaret ettim. Mahaza hepsi şâyân-ı intihab ve mükemmeldir.” 

 Yeni Lisan makalesinden de yola çıkabileceğimiz üzere Ömer Seyfettin sanattaki dilde sadeleşmeyi savunmuştur. Maupassant’tan direkt çeviriler yapan ve şimdiye kadar kullanılan dilden çok farklı bir görüntüyle karşılaşan yazarın bu tavrı kendi edebi kişiliğine başarıyla uyarladığını görebiliriz. Süregelen zamanda Divan gibi ağır ve ağdalı bir dile alışkın Türk edebiyat camiası, Ömer Seyfettin öncülüğünde berrak ve öz bir dille tanışmış, kişisel bir yorumla sanat halka yaklaşmıştır diyebiliriz; 

 Guy de Maupassant’ın  âsâr-ı nefsiyesi kadar açık, sade yazılmış bir eser hiçbir lisanda yoktur diyebilirim. Bütün asarının fihristini leffediyorum.” 

Ömer Seyfettin ve Maupassant arasındaki bu tesir ilişkisi, hikayelerin giriş kısımlarından tasvir biçimlerine kadar işlemiştir. Bu iki sanatçıyı birbirinden asıl ayıran; ne kadar dildeki sadelik ve mecazdan uzaklık benzerlik gösterse de üsluplardaki özgünlüktür. Bu da tesir durumunu sanatsal olarak değerli bir terim kılar çünkü birbirinden tamamen farklı ve özgün iki sanatçı arasındaki yöntem ve biçim etkileşimini kolaylaştırmış, yeni bir tarzın önünü açmıştır.  

 Ömer Seyfettin’in kaleminden Bahar ve KelebeklerMaupassant tesirini görebileceğimiz en belirgin eserdir. Mevzu bahis sanatçıdan çevirdiği Aşk Başkadır (Evailde) , Bahar ve Kelebekler için bir çıkış noktası niteliğindedir. 

 “Bahçeye koşar, baharın ortasında gezinirdik. İlk göreceğimiz kelebek bir yıllık talihimizdi. Onu arar, onu beklerdik. İlk kelebeğin beyaz, pembe olması için maniler söyler, dalların üzerine beyaz ve pembe kumaş parçaları atardık. Sarı veya siyah bir kelebek göreceğiz diye korkar, ne kadar heyecanlar geçirirdik.” 

 “Tülle örtülmüşe benzeyen gözleri durgun bir bakışla, gençliğine ait görüntüleri görmek istermişçesine parka yönelmişti. Ara sıra hafifçe esen rüzgâr, salonu çayır ve çiçek kokusuyla dolduruyor, kadının anılarla dolu başının iki yanından inen bembeyaz saçlarını okşuyordu.” 

 Bu iki örnekte açıkça görünen tasvir benzerliği, Ömer Seyfettin’de Maupassant tesirine yeterli bir örnektir. Sadece tasvirlerde değil, hikaye girişlerinde de bu etkileşim kendini belli etmiştir. Aynı iki eserin girişlerinde yaşlı bir kadın ve okuma eylemi gerçekleştiren genç bir figür göze çarpar. 

 Edebiyatta girişlerin önemli bir yer tuttuğu algıda, bu iki eserin girişi de okuyucuya kitaptaki temayı ve sıcaklığı zorlanmadan aktarabilmiştir. 

 Tesir kavramı etkisini bu iki sanatçı arasında oldukça temiz bir şekilde göstermiş, mantıken dilde tekelleşme ve aynılaşma beklentisinin aksine iki yazarın da özgünlüğünü bugüne dek korumuştur.  

  

 “Gustave Flaubert bir dostuna şu umutsuz cümleyi yazmıştı: Hepimiz bir çöldeyiz. Kimse kimseyi anlamıyor.
… 
İnsan bir diğer insanda neler olup bittiğini bilmiyor işte. Birbirimizden yıldızlardan daha uzak, üstelik daha yalıtılmış haldeyiz çünkü düşüncelerimizin içine işlemek mümkün değil.”

Horla ve Diğer Fantastik Hikayeler, Guy de Maupassant 

Yorum Yap

Yorum girişi yapınız.
Adınızı girin

Must Read

57. Altın Portakal Film Festivali İçin Geri Sayım Başladı!

Antalya Büyükşehir Belediyesi tarafından 3-10 Ekim tarihleri arasında gerçekleştirilecek olan 57. Altın Portakal Film Festivali için geri sayım başladı. T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın...