Matrix’te Jean Baudrillard ve Tüketim Toplumu Ayrıntıları

Yazarın Diğer Yazıları

Savaşlar Neden Gerçekleşmiyor?

Artık savaşlar bizler için gerçekleşmiyorlar, fantazimizin ve epik film/video oyunu sahnelerinin zihnimizde doldurduğu boşluk, birçok insan için savaşın yerini tutuyor. Bundan dolayı insanlar bir...

Sosyalleşen Narsizm: İstanbul’un Mahzenlerine Berber Sokmak

Pandemi sürecinde yaşanılan can güvenliği ve ekonomik güvence gibi sorunlar, daha önceleri kriz olarak adlandırılan, devletlerin içinde bekâ meselesi olarak konuşulan birçok konudan daha...

Iskarta Hayatlar: Bauman’ın Gözünden Mülteci Krizi ve Avrupa

Leeds Üniversitesi’nde çalışırken üç yıl önce hayata gözlerini yuman ve günümüze Akışkan Modernite’yle bakmamızı sağlayan Zygmunt Bauman, keskin bir şekilde gözlemlediği ve açıkladığı göç...

Tanrı’yı Oynamak: Hiper-Gerçeklik ve Jurassic Park

Jurassic Park, Michael Crichtom tarafından yazılan aynı isimli kitabın 1993 yılında Steven Spielberg tarafından beyaz perdeye başarılı bir şekilde aktarılan uyarlamasıydı. Başrollerinde Sam Neill,...
Avatar
Onur Tuğrul Karabıçak
Ayırıcı sosyolojik tanı birimi.

Simülasyonlardan oluşan ve kendi içinde programlama hatalarına sahip bir dünya, sonra o dünyanın bir küçük sahnesinde, kendini boşlukta hisseden karakterin, kendi uyanışını sağlayabilecek tek kitabı okuyor oluşu… Simulacra ve Simülasyon kitabı, Jean Baudrillard’ın anlamın yitirildiğini -biraz radikal bir felsefeyle- beyân ettiği, gerçeğin ve sembollerin yerine artık gerçek olmayan ancak gerçekliğin yerini kusursuz biçimde alan “simulakr”ların geçtiğini, artık yaşadığımız dünyanın bir simülasyon olduğunu anlattığı kitabıdır. Matrix’te bu kitabın bir ara sahnede karşımıza çıkarılmış olması ise tesadüfen değil elbet.

Jean Baudrillard, dünyamızdaki siyasi gerçeklerden yola çıkarak, “doğru”nun artık bilinemeyeceğini söylüyor. Irak Savaşı’nın bir simülasyon olduğunu söylediği, bir Amerikalının Irak’ın gerçekliğini bilemeyeceğini ifade ettiği konuşmaları Körfez Savaşı esnasında televizyonlarda oldukça dikkat çekiciydi. Tıpkı bugünkü gibi, gerçeğin ne olduğu konusunda sırada insanın yapabileceği pek fazla bir şey kalmamıştır. Günümüz Suriye’sindeki hangi grubun terörist olup olmadığı bile gündelik bir Amerikalının zihninde bir şeye karşılık gelmemektedir. Belli grup isimleri, devletin kabul ettiği tanımlamalar birer sembolden ibarettir. Fakat medya araçları, siyasi söylemlerin çeşitliliği ve herkesin birbirini yalancılıkla suçladığı bir ortamda gerçek kavramı bir boşluğa işaret etmektedir. 1986’da Ronald Reagan’ın Hizbullah’ın rehin tuttuğu Amerikalıları operasyonla kurtardığını söyleyip, aylar sonra ulusa seslenişte aslında durumun böyle olmadığını, bu rehineleri terör örgütüne sattıkları silahlar karşılığında aldıklarını ifade etmiştir. Böyle bir durumda, iki demecin de Reagan’ın yararına olduğunu belirtmekte fayda var. Oy oranını ve popülaritesini arttıran Reagan’ın dürüstlüğü veya ne kadar zor kararlar verdiğini gören halk, onu desteklemeye devam edecektir. Fakat burada asla bilinemeyecek olan şey, gerçekliği sorgulanabilen televizyon görüntülerinin ve siyasi demeçlerin insanlara gerçeği sunmadaki tek amaç olmasıdır. Eğer Reagan silah ticaretini söylemeseydi, o gün bir Amerikalı için “gerçek” rehinelerin kurtarıldığı yönünde olacaktı. Bu durumda televizyon görüntüleri, gerçeği taklit etmenin ötesine geçmiş, gerçeğin kendisi olmuşlardır. Reagan’ın sahnelediği ise bir tiyatro oyunundan farklı olarak, artık gerçek olmadığı akıl yoluyla sorgulanabilen bir şey olmaktan çıkarak, gerçeğin yerini alan bir simülasyon olmuştur.

İşte Matrix, tüm bu anlatılanların artık dünyayı çığrından çıkarttığı fikrinden yola çıkılarak ortaya konulmuştur. Matrix dünyasında yaşayanlar bir bilgisayar programının onlara sunduklarını “gerçek” olarak algılamakta ve sistem açığı olmayan durumlarda bunu asla fark edememektedirler. Aslında her şey onlara beyinlerini kontrol eden makineler tarafından nasıl sunulduysa, öyledir. Bir simülasyon evreninde, gerçeğin yitirildiği bir dünyadır bu. Bir diğer yandan ise, Baudrillard kitabında bizlere ürünlerin, simülakrların (gerçeğin yerini almak isteyen göstergelerin) bir kanser hücresi gibi tekrar edilmesi ve üretilmesinin tüketim toplumuyla olan bağını kurmuştur. Artık gerçeğin yerini alan ve ayırt edilemeyen görünümler sık sık çoğaltılmakta, çarpıtılmakta, ve dolayısıyla anlamsızlaşmaktadırlar. Bireyi artık duyarsızlığa itmektedirler. Büyük bir duyarsızlık içinde birey, artık anlamsız ve gerçek olmayan şeylere “alışkanlık”la bağlanarak, kendini tıpkı Matrix dünyasındaki gibi beynine doğrudan bağlanmış makinelerde yaşıyor gibidir, neredeyse bir farkı yoktur. Git gide reklam ve üretim sektörüyle, insanların durmadan tüketmesi ve dünyanın kabaca tüketim üzerinden döndürülmesiyle artık estetik algılarımız, doğru-yanlış algılarımız, erdemli-erdemsiz algılarımız bize ne gösterildiyse, o olmaya evrilmiştir. Artık dayatma olmaktan çıkmış, kabul edilen anlamsız birer gerçek olmaya başlamışlardır. Artık medyayla beraber geçmiş günahlar bile silinebilmektedir, insanlar hem katil hem de özgürlük savaşçısı sıfatlarını aynı anda alıp, gerçeği yok edebilmektedirler. Artık yaşananlar ölümler bile gerçek sarsıcılıklarını yitirmişlerdir. Soğuk ve insanı duygusal açıdan harekete geçiremeyen, sorgulamaya götüremeyen görüntülerdir. Tıpkı nükleer savaş tehditleri gibi, hem bir hatanın her şeyi alt üst edebileceği tehlikesi hem de artık nükleer silahın caydırıcılığının nükleer silahın varlığının önüne geçmesi, hatta bilinememesi “gerçekleri” aynı anda mevcuttur. Kitleleri daha da saldırganlaştırmak ve silah ticaretini, silahlanmayı arttırmak oldukça kolaydır.

Descartes’ın şüpheciliğine varan bir şüphecilikle, hâlâ daha aşk gibi temel duygulara dayanarak ve bireyin uyanışı seçerek kurtulabileceği önerileri; Matrix’in karanlık dünyasında çıkış bileti olarak anlatılmak istenmiştir. Wachowski Kardeşler’in Baudrillard’dan etkilendikleri aşikardır, ancak onlar hâlâ daha bir umut olduğunu söylemektedirler. Belki de Morpheus’un filmdeki işleviyle bizi uyaran felsefecilerin işlevleri aynıdır. Düşünmenin, aşık olmanın, insanlığın getirdiği bazı kusurların kabul görülmesi, bizleri tüketim toplumunun açtığı anlam patlamasından kurtaracaktır.

Tüm manevi anlamları reddedip insanı merkeze alan, insana tanrı olma amacı sunan bir felsefenin, insan-üstü bir evrime doğru yönelmesi işten bile değildir. Tıpkı günümüz dünyasında olduğu gibi, Post-hümanizmin, bilimin tüketime alet edilmesi ve insanın duygusal gerçekliklerinin mekanik gerçeklerle karıştırılması sonucu makinelerin kendilerini merkeze alıp egemenlik kuracakları fikri Matrix’teki bir diğer fikri temeldir. İnsan, narsizminin kurbanı olarak hızla kendi gerçeklerine ve sosyalliğine geri dönmek zorunda kalacaktır. Wachowski kardeşlere göre insan hâlâ daha “Mesih”ini beklediği gerçeğini, acziyetini toplumdaki eşitliğin önemini kavramadan, uyuduğu derin uykusundan uyanamayacaktır.

Daha fazla

Yorum Yap

Yorum girişi yapınız.
Adınızı girin

Son Yazılar

Başrolünde Tom Holland’ın Olduğu “Cherry” Filmine İlk Bakış

Anthony ve Joe Russo’nun Marvel filmlerinden sonra yönettiği ilk film olan Cherry’den ilk görseller geldi. Spiderman olarak tanıdığımız Tom Holland ile yeniden bir araya...

2021 Grammy Adayları Belli Oldu

Müzik dünyasının en prestijli ödül törenlerinden biri olan Grammy için geri sayım başladı. Önümüzdeki yıl 63. kez düzenlenecek olan Grammy ödüllerine Beyoncé 9 adaylıkla...

Annem Hakkında Her Şey: Aile Kavramına Bakış

1999 yılında vizyona giren film, izleyiciye farklı bakış açıları ve sorgulama alanları açmıştır. Pedro Almodóvar'a  En İyi Yabancı Film Oscar'ı ve Cannes Festivali'nde En...

Kadınca Bilmeyişlerin Tek Adı: Tante Rosa

     "Nerede olursa olsun, kadınları birbirine ortak eden tek bir şey vardır: Hayat!" 1966-1968 yılları arasında Dost dergisinde yayımlanan Tante Rosa, sonraki yıllarda kitap...

Toplumsal Cinsiyet Tartışmaları Işığında “Yürümek” – Sevgi Soysal

"Yürümek, dönüp arkaya bakmamak..." Sevgi Soysal'ın 1970 yılında kaleme almış olduğu Yürümek romanı; Türk edebiyatında o zamana kadar çokça rastlanmayan konulara değinen özgün bir eserdir....