
Biraz turist gibi etrafa doya doya ve az biraz aptalca bakındıktan sonra çay bahçesinin birinde mola verdim.
Çaylar geldi, kafamda oluşturduğum sinema perdesinde Abbas Kiarüstemi’nin Rüzgar Bizi Sürükleyecek filmi oynuyor. O tarlalar arasında motorla geziniyorum. Birden bir ses, şangırtı ve “Maraş dondurmaaa, biiiiiyruun”. Kafamdaki sanatsal tema dağıldı ama döndüm baktım. Maraş dondurmacısını izlemeye ve tam karşımda bir otel. Otelin önünde iki kadın birbirlerine sarılmış. Onlar dikkatimi çekti, kadınlar ama farklı davranıyor. Başlarına bir örtüyü emaneten örtmüşler, kadının biri diğerinin gögsüne yaslamış başını. Çarşının ortasında da hem de böyle sarılmışlar. Erkekler asla bunu yapamaz hem asla duygularımız da aslında şeffat olamaz böyle. Çünkü; ağlamayı bile zayıflık olarak görüyoruz. Kalabalık hareketlenmeye başladı. Taziye evine geldiler. İzliyorum uzaktan. O an Proust’un Paltosu kitabı geldi aklıma, piskopat Proust düğün evine gidip düğün sahibiymiş gibi onlarla eğleniyor ve bunları not ediyormuş. Şimdi gidip, tanıyormuş gibi yapmak geldi içimden. Hayatta bundan daha manyak bişey yaptım mı? Bilmiyorum ama çayı içtim,kalktım. Ayaklarım titriyor,karşıya geçmemek için tüm arabaları bekledim. Arabalar bitti, elim ayağım ve kalbim resmen isyana başladılar. Yürüdüm ve o sırada cenaze arabası yanaştı, bende hızlanmak zorunda kaldım. Tabutu kaldırmaya başladılar. Lan ne yapacağım şimdi, koştum. Sanki önceden hazırlık yapmışım gibi yardım etmeye. Ön taraftan yardıma yetiştim, kaldırdım. Yanımda ihtiyar teyzelere bakmamaya çalışıyorum. Biri çıkıp ” sen de kimsin be” dese rezil olurum. Kadının biri arkamdan bişey dedi. Anlamadım ama bakmıyorum o tarafa, birden kolumdan biri çekti. Şimdi yandım, “oğlum seni bir yerlerden çıkaracam, sen Abbas! amcanın takıldığı kahvede çalışan çocuk değil misin?” Abbas’mı! panik olduğumu sanıyorum ama “Evet teyze” deyiverdim. “Laaaaaan” diye bağırıp kendime kızasım geliyor. Kafamda Abbas Kiarüstemi ve Abbas amcaya denk gelmemi ben bile hayal edemezdim. Şimdi ne bok yiyeceğim? Cenaze arabasına kadar yürüdüm, plan yapıyorum. İnşallah kimse kabristana da gel demez. Arabaya yükledik, kalabalıkta birileri taziye dileklerini sunuyor ben elimi nereye koyacağımı bilmiyorum. Yakının kızı orda,sarılıyorum. Gözgöze gelmemek istiyorum, ama lanet olsun gözüne bakıyorum… Bir yarayı fark eder gibiyim “başınız sağolsun” kadın “dostlar sağolsun” ben dost da değilim. Ah Proust! Yaşlı teyze yine “Oğlum kabristana gelmeyecen mi?” “Hayır teyze kahvede işler var.” Kendimi o kadar kötü hissediyorum ki hem mahremiyeti hiç tanımadığım birilerinin mahremiyetini aşmam doğru değildi hem de ölümü düşünmek, gömülmüş olmayı falan kötü etti.
İğrenç bir yaratık gibiyim, başınız sağolsun dedim, cenaze arabası gitmeye başladı. Tıpkı kafamdaki Rüzgar Bizi Sürükleyecek filmindeki gibi tarlalar arasından cennete yol alacak Abbas Amca. Ama o kadının gözünde gördüğüm şey?Yaraydı, bir yarayı gördüm. Mahremiyet dediğimiz şey de insanların kabuk tutmuş yaralarını gömdüğü mezarlıkları değil midir? Yani ben kadının içini görmüştüm, aklıma çocukken yan komşumun en sevdiğim arkadaşımın annesini banyodan çıkarken gördüğüm an geldi. Ulan kadını çıplak gördüm ama arkadaşımın yüzüne nasıl bakacaktım? Koca memeleri değil de vücudundaki morlukları ve yaraları hatırlıyorum. Ne dayak yemişti be o kadın! O an Rambo olmak istemiştim, gidip o adamın ağzını burnunu kırmayı istiyordum. Adamın bana arada şeker almasını falan takmadan cezalandırmak istiyordum. Nuran teyze bana o günden sonra hep başka baktı,yarasını bana göstermişti. Şefkatle! O kadın da bana öyle baktı. Ama kahretsin ben hep mutsuz bir kadın hayal edeceğim. Hep de şefkatle bakan kadınlara aşık olacağım, zaten aşk birbirine yaraları göstermek değil mi?








































