La Casa De Papel, kendi ideallerini ve başkaldırısını yansıtmak isteyen, gelir eşitsizliğine ve bu eşitsizliğin dünya üzerindeki artışına dikkat çekme amacında olan Profesör’ün ve sekiz suçlunun İspanya Kraliyet Darphanesi’ne düzenledikleri rehineli soygunu konu almaktadır. Dizide rehinelerden ana karakterlere, her karakterin hikayesi ve kendi vicdani çatışması nakşedilmiş, izleyici ile karakter arasında bir nevi anlayışa dayalı bir yapı kurulması çok güçlü olmasa da sağlanmıştır. Bazı karakterlerin es geçilmiş veya yeterince kuvvetli nakşettirilememiş olduğunu görüyoruz. Oslo ve Helsinki arasındaki silah arkadaşlığına dayalı ilişkinin detayından veya Sırbistan’daki savaşın amacından, Helsinkinin duygusal yanlarından -belki de bilerek- mahrum bırakıldık. Profesörle Berlin arasında ne tür bir ilişki olduğunu tam anlamıyla belki de gelecek sezon anlatacaklar lakin bildiğimiz husus, henüz anlatılmamış hikayelerin içindeki duyguların da izleyiciye sezdirebilmiş olduğu gerçeği.

Dizi anlatım tekniği olarak insanları tek yönle ele almamış, karmaşık bir yapı olduklarını kabul etmiş ve karakterin iyi/kötü oluşuyla ilgili yargılama sürecini -ister yargılasın ister yargılamasın- izleyiciye bırakmış. Arturo’nun karısıyla telefonda konuşurken kullandığı ifadeler, yaşadığını söylediği ikili aşk olgusu, aynı zamanda Monica’nın yaşadığı Stockholm sendromu… Monica’dan en büyük kazancının iktidar erki olduğunu anladıktan sonra daha cesur bir insan haline gelmesi… Rehinelerin çoğu kez taraf seçmesi gereken konularda egoizm ile sosyalite arasında kalmaları, sınırlarını görmeleri gibi psikolojik tahliller takdire şayan noktaları oluşturuyor.

Soygunu iki başlıkta ele alalım:

1- Soygunun Anlattıkları:

Neo-liberal düzende maliyenin denetsiz ve eşitsiz olarak işlemeye devam etmesi, Avrupa toplumundaki gelir eşitsizliğinin iki kutba doğru hızla derinleşmesi ve usulsüz para basımları, dizinin konusunun gerçek hayattan ve toplumdan bir karşılık bulmasını sağlıyor. Günümüzdeki sosyal devlet yapısının bir karakteristiği olarak, yapılan yardımların şartlara uyulmadığı vakit devlet tarafından geri çekilebilir oluşunu Profesör’ün babasıyla olan ilişkisinde görebiliyoruz.

Devletin verdiği ile aldığı arasındaki dengesizliğe bir de şiddet açısından baktığımızda görüyoruz ki, niyeti göremeyen bir devlet ve verilen hasarın boyutuna karşı devletin kolluk kuvvetleri aracılığıyla uyguladığı şiddet arasında derin bir orantısızlık var. Hobbesçu devlet yapısında La Casa De Papel artık bize yeni bir çağa girildiğini anlatmak istiyor: Devlet, insanın kurdudur. İnsana karşı olabildiğince sert davrandığı, itina ile soruşturma yaparken ölümcül hasar vermekten çekinmediğini soygun boyunca gözlemliyoruz. Fakat burada takdire şayan nokta, dizinin anlatımında buraya da doğrudan müdahale edilmemiş yani yargı izleyiciye bırakılmış: Polis ve istihbarat hata yaparken can da kurtarıyor, soyguncular şiddete karşılarken psikolojik ve fizyolojik hasarlar vermek zorunda kalıyorlar. Bu da bizlere hiçbir sütün ak olmadığını gösterir vaziyette. Karar verme ya da yargılamama süreci izleyiciye bırakılmış. Bu da dizinin kendiyle çelişmemesini sağlıyor: İnsanları yargılmadan önce o insan olmanız gerekiyor.

Bir alt gerçekliği ele alacak olursak, dizinin dünyasında yaşıyor olsaydık -ki kendi dünyamıza oldukça yakındır- soygunun halka nasıl aktarıldığı konusunda şunu diyebilirdik: :Jean Baudrillard’a göre “bilgi ürettiği içeriği, iletişimi ve toplumsalı yutar, anlamı yok eder ve toplumsalı yeniliğin aksine tam anlamıyla puslu bir bilgi yokluğunun içine sokar” (a.g.e., s.89). Böylece soyguncularınmızın hayatlarını halka aktarırken yaşanan manipülasyonlar, dizide bize işaret edilen başka bir reel olguya denk geliyor: Medya da insanın kurdudur.

En güvenilir sanılan yerlere girilmesi, iktidar erkinin kalbine bir soygun düzenlenmesi ve devlet karşıtı propaganda yapılır olması bireyi bir sorguya daha itiyor: Gerçekten güvende miyim?

2- Rehinelerin Tercihleri Üzerinden

Bireyin daha kendi özelliklerine çekildiği ve kendini tercihleriyle gerçekleştirdiği günümüz çağında ağır koşullar ya da lüks koşullar altında bireylerin yaptıkları tercihler farklılık, hatta zıtlık gösteriyor. İnsanlar yüz yüze gelmedikleri sorunlar karşısında ait oldukları sosyal sınıfların arkasına saklanıyor. Ancak tüm sınıflardan insanları soyguncularımızın yaptıkları üzere eşit bir düzleme koyarsanız yaptıkları tercihler ve topluluk karşısındaki sorumluluk bilinçleri bir boşluğa düşüyor. Bunu Arturo tiplemesinde görüyoruz. Aç gözlülüğün ve paranoyanın -ki bugünkü toplumda dış tehlikenin üzerinden gelişen komplo teorilerini düşününüz- aslında çok komplike bir düşüncenin ürünü zannedilirken, ne kadar basit bir düşünce biçimi olduğunu bize gösteriyor. Bu düşünce tipinin ise alt sınıfın içinden olan değil, alt sınıfın sırtından beslenen bir adamın üzerinden anlatılması dikkate şayan.

Alison Parker’in öğrenciler arasında yaşadığı dışlanma ve kendi başınalık durumu, kendisine ilk ilgi gösteren öğrenciye aşırı güveni, darphanede herkesten üst bir sınıfa konulduğunda diğer insanlara karşı verdiği tepki ve bu sefer kendi özgüveninin orantısız yükselişi gibi çatışmalar, toplumda karşılık bulan birey-toplum çelişkilerini anlatır gibi. Bir başına kalan bireyin -ergen olsa bile- tepkileri doğrultusunda mutlaka kendine başkalarının huzurunda bir yer edinme ihtiyacı çin Umberto Eco’ya kulak verelim:

“Herkesin bizi asla görmeme, bize sanki yokmuşuz gibi davranma kararını verdiği bir toplumda yaşamak bizi ya delirtir ya da öldürürdü.” Ya da “cinsellik, diyaloğun verdiği hazlar, evlat sevgisi ya da sevdiğini kaybetmenin acısı hakkında hiçbir şey bilmeyen ve tek başına yaşayan bir tür hayvan” olabilirdik. [Umberto Eco, Beş Ahlak Yazısı, Çev. Kemal Atakay, İstanbul: Can, 2017, 8. baskı]

 

Gerisini, değerli okuyucularımıza bırakıyoruz. İyi seyirler efendim.

CEVAP VER

Yorum girişi yapınız.
Adınızı girin