Gece Modu

Söylenti Dergi olarak yeni bir oluşuma imza atıyoruz! Katılmak istersen yukarıdaki resme tıkla; öykü, şiir, deneme, inceleme, çeviri, çizim ve röportajlar ile bize katkı sağla!



‘Kızıl Ölüm’ uzun süredir ülkeyi kırıp geçiriyordu. Hiçbir salgın böylesine öldürücü, böylesine çirkin olmamıştı. Totemi kandı ve mührü de kanın kızıllığı ve dehşeti. Keskin sancılar, ani bir başdönmesi vardı ve hemen ardından bütün gözeneklerden fışkıran kan ve ölüm. Bedende ve özellikle baştaki kızıl lekeler kurbanını hemcinslerinin yardımından ve sevgisinden yoksun kılan hastalık belirtileriydi. Ve hastalığa tutulma, hastalığın ilerlemesi ve sonra ermesi yarım saatlik bir işti.

Ancak Prens Prospero mutlu, korkusuz ve akıllıydı. Ülkesinin nüfusu yarıya inince sarayındaki şövalyelerle leydiler arasından sağlığı ve neşesi yerinde olan bir arkadaşını huzuruna çağırarak bunlarla birlikte şatoyu andıran manastırlarından birine çekildi. Burası prensin fantezi ama yüce zevkinin ürünü olan büyük ve görkemli bir manastırdı. Yüksek ve sağlam bir duvarla çevriliydi. Duvarda demir kapılar vardı. İçeri giren maiyeti yanlarında getirdikleri demirci ocakları ve kocaman çekiçlerle sürgüleri eritip kaynattılar. Böylece manastıra giriş de ani bir umutsuzluk ya da çılgınlık durumunda çıkış da imkansızdı. Manastırda yiyecek boldu. Saraylılar bu önlemlerin sonunda salgın hastalıktan korunmuş olacaklardı. Bu arada üzülmek ya da düşünmek saçmalık olurdu. Prens her türlü eğlence imkânını sağlamıştı. Soytarılar, şarkıcılar, balerinler, müzisyenler vardı, Güzeller vardı ve şarap vardı. İçerde bütün bunlar ve güvenlik, dışarda da ‘Kızıl Ölüm’ vardı.

Prens Prospero manastıra çekilişinin beşinci ya da altıncı ayının sonuna doğru, dışarda salgın bütün şiddetiyle devam ederken bir arkadaşına olağanüstü görkemlikte bir maskeli balo düzenledi.

Her türlü şehevi duyguyu ortaya çıkaran bir baloydu bu. Ama size önce balonun yer aldığı salonları anlatayım. Yedi oda vardı –tam bir imparatorluk dairesi. Pek çok sarayda bu tür

daireler uzunlamasına ve yanyanadır, öyle ki, aralarındaki kapılar kayarak iki yana açılınca ortaya büyük bir salon çıkar. Prensin acayip şeylere olan sevgisinden bekleneceği gibi burada durum farklıydı. Odalar o kadar düzensiz bir şekilde yerleştirilmişti ki, bir bakışta birden fazlası görünmüyordu. Her yirmi ya da otuz metrede bir keskin bir dönüş vardı ve her dönüş yepyeni bir etki yaratıyordu. Sağdaki ve soldaki duvarların ortasında uzun ve dar bir Gotik pencere dairenin girinti ve çıkıntılarını izleyen bir koridora bakıyordu. Bu pencerelerde renkli camlar vardı ve bunun rengi de açıldığı odanın döşemesine hakim olan renkle uyumluydu. Örneğin doğu uçtaki maviyle döşenmişti ve camlar da maviydi. İkinci odanın döşemesi ve perdeleri mor, pencerenin camları da mordu. Üçüncü baştan aşağı yeşildi. Dördüncü turuncuyla döşenmiş ve aydınlatılmıştı, beşinci beyaz, altıncı menekşe rengiydi. Yedinci dairenin tavanında ve duvarlarında yerdeki aynı renk halıya kadar inen siyah perdeler vardı. Ancak bu odada camların rengi süslemelere uymuyordu. Bu camların rengi kızıldı –koyu kan rengi. Tavanlarından altın süsler sarkan ve öte beriye altın eşyalar yerleştirilmiş olan bu odaların hiçbirinde bir lamba ya da avize yoktu. Odaların içinde herhangi bir lamba ya da mumdan gelen ışık da yoktu. Ancak odaların yanındaki koridorda pencerenin tam karşısına yerleştirilmiş üç ayaklı bir mangal içinde yanan ateş ışığını camdan içeri göndererek odayı aydınlatmaktaydı. Böylece ortaya bir sürü olağanüstü ve çok renkli şekiller çıkmaktaydı. Ancak batı odasında ya da siyah odada kan rengi camlardan giren ışığın siyah perdeler üzerindeki etkisi aşırı derecede korkunçtu ve içeri girenlerin yüzlerinde öylesine çılgın bir ifade yerleştiriyordu ki, konuklardan pek azı o odaya ayak basacak yürekliliği göstermekteydiler.

Yine bu odada batı duvarı önünde abanoz ağacından dev bir ayaklı saat vardı. Saatin rakkası ağır, tekdüze ve kunt bir şakırtıyla ileri geri sallanırdı; yelkovanı kadranı bir kere dönüp de saat çalınacağı sırada saatin tunç ciğerlerinden berrak, yüksek ve çok müzikal bir ses çıkardı. Ancak bu ses o kadar garip ve dokunaklıydı ki, her saat başında müzisyenler sesi dinlemek için bir anlığına aletlerini bırakırlar ve vals yapanlar salonda dönüşlerini keserlerdi. Böylece tüm neşeli insanlar bir an durgunlaşırlardı ve saat çalarken en coşkunların sarardığı ve daha yaşlı ve daha ağır başlı olanların sanki hayale ve derin düşüncelere dalmış gibi ellerini alınlarından geçirdikleri görülürdü. Sesin yankıları sona erdiğinde topluluk hemen gülmeye başlar, müzisyenler sanki kendi sinirlilikleriyle ve saçmalıklarıyla alay edermiş gibi birbirlerine bakıp gülümserler, saatin bir daha çalışında böyle bir duyguya kapılmayacakları konusunda birbirlerine fısıldaşarak söz verirlerdi. Ancak altmış dakika (ki bu da uçup giden Zamanın üç bin altın yüz saniyesini kapsar) sonra saat çalarken yine aynı tedirginlik, aynı iç titremesi ve hayallere dalış görülürdü.

Ancak bütün bunlara rağmen neşeli ve görkemli bir eğlenceydi bu. Prensin zevkleri bir garipti. Renkleri ve etkilerini çok iyi anlıyordu. Moda olanın kalıplarını önemsemezdi. Tasarıları cesur ve ateşliydi, fikirlerinde barbarca bir parıltı sezilirdi. Onun deli olduğunu düşünenler de vardı. Ama çevresindekiler bunu kabul etmezlerdi. Deli olmadığından emin olmak için onu dinleyip görmek, dokunmak gerekliydi.

Prens bu şölen için yedi odanın da süslenmesini kendisi yönetmişti ve maskeli baloya katılanların karakterlerini kendisi seçmişti. Bunların çok garip oldukları kesindi. ‘Hernani’den bu yana pek çok kere görüldüğü gibi parıltı ve ışık ve hayalleri çalıştırıp ruhlara işleyen her şey yer almıştı. Kolları bacakları uyumsuz arabesk figürler vardı. Ancak bir delinin hayalinden doğabilecek çılgınca fanteziler vardı. Güzel çoktu, şehvet çoktu, garip çoktu ve insanda tiksinti duygusunu uyandıran şeyler de az değildi. Yedi salonda aslında bir düşler resmi geçidi vardı. Ve bunlar –bu düşler- girip çıktıkça, odaların rengini aldıkça orkestranın çılgın müziği de onların adımlarının yankılanmasını andırıyordu. Ve sonra kadifeli odadaki abanoz saat çalıyordu. Ve o anda bir anlık sessizlik oluyor, saatin çalışı dışında herkes susuyordu. Düşler donuyordu. Ama saatin sesi hafiflerken –zaten hepsi hepsi bir an sürmüştü- sesin ardından hafif, alçak sesli bir kahkaha onu izliyordu. Müzik yeniden yükseliyor, düşler canlanıyorlar ve eskisinden daha büyük bir neşeyle ileri geri dansediyorlar, renklerini mangallardaki ateşin rengârenk camlardan giren ışınlarından alıyorlardı. Ancak yedi odanın en batısındaki olan yedinci odada maskelilerden hiçbiri yoktu artık; çünkü gece uzaklaştıkça kan renkli camlardan daha da kızıl bir ışık girer ve matem perdelerinin karalığı insanları daha bir ürkütür ve ayakları matem rengi halıya değenlerin kulaklarına abanoz saatin boğuk sesi diğer salonların eğlencelerine kendilerini kaptırmış olanlara kıyasla çok daha ciddi bir şekilde vurgulanmış olarak gelir.

Ancak diğer salonlar çok kalabalıktı ve bunlarda yaşamın kalbi büyük bir canlılıkla atmaktaydı. Eğlence saatin gece yarısını çalmaya başlamasına kadar devam etti. Daha önce de söylediğim gibi o anda müzik durdu, vals yapanlar dönmez oldular ve daha önce olduğu 

gibi her şey huzursuz bir şekilde kesildi. Şimdi saat on iki kere vuracaktı ve vuruşlar devam ederken daha çok zaman olduğu için kendilerini eğlenceye vermiş olanların daha düşüncelilerinin akıllarından daha fazla şey geçecekti. Ve sonuncu vuruşun yankıları kaybolmadan kalabalık içinde eğlenenlerin pek çoğu daha önce bir tek kişinin bile dikkatini çekmemiş olan maskeli birinin varlığını fark ettiler. Ve bu yeni kişinin varlığının dedikodusu kulaktan kulağa yayılırken kalabalıktan hoşnutsuzluk ve şaşkınlık belirtisi olan bir mırıltı ve sonra da bir dehşet, korku ve tiksinti homurtusu yükseldi.

Size resmini çizmeye çalıştığım bu hayaller topluluğunda sıradan birinin ortaya çıkmasının böylesine bir heyecan uyandırmayacağı tahmin edilebilir. Gerçeği söylemek gerekirse gecenin maske kullanımındaki hoşgörüsü hemen hemen sınırsızdı. Ancak söz konusu kişi bunların hepsini aşmış, hatta prensin bile sonsuz olan tahammülünün ötesine geçmişti. En umursamaz kimselerin yüreklerinde bile duygusuz olmayan noktalar vardır. Yaşamın da ölümün de birbirinden farksız şakalar olduğu o tümden kayıp kişiler için bile şaka edilmeyecek konular vardır. Balodaki herkes yabancının kostümünde ve tavırlarında herhangi bir şakadan ya da zarafetten eser olmadığını ta yüreklerinde hissediyorlardı. Adam uzun boylu ve zayıftı ve tepeden tırnağa kadar kefene bürünmüştü. Yüzünü gizleyen maskesi kaskatı kesilmiş bir ölüye öylesine benzetilmişti ki, bunun gerçek olmadığı ancak çok yakından incelenerek anlaşılabilirdi. Çevresinde çılgın eğlenceye kendilerini kaptırmış olan insanlar bütün bunlara –onaylamasalar bile- katılabilirlerdi. Ancak yabancı Kızıl Ölümün kişiliğine girecek kadar ileri gitmişti. Üstü başı kana bulanmıştı ve yüz hatlarının tümü ve geniş alnı o kızıl dehşetle leke lekeydi.

Prens Prospero gözleri bu düşsel yaratığa takılınca (o da sanki rolünü daha gerçekçi oynamak istermiş gibi ağır ve ciddi bir hareketle vals edenlerin arasında dolaşıyordu) ilk anda ya korku ya da hoşnutsuzlukla titredi, ama bir an sonra alnı öfkeden kıpkırmızı kesildi.

Yanındakilere, “Bize bu lanet şakayla hakaret etmeye cesaret eden de kim?” diye sordu kısık bir sesle. “Hemen şunu yakalayıp maskesini çıkarın da güneş doğarken surlara kimi asacağımızı bilelim!”

Prens Prospero bunu doğu ya da mavi odada söylemişti. Kendisi cesur ve sağlıklı bir insan olduğundan ve elini sallayınca müzik kesildiğinden sesi yedi odada da gayet net olarak duyulmuştu. Prens yanında maiyetiyle mavi odadaydı. Konuşmaya başladığında bu grup o anda yakınlarda olan ve prense doğru yaklaşmaya başlayan yabancıya karşı yürüdü. Ancak yabancının o çılgın kıyafeti herkeste öylesine belirsiz bir korku yaratmıştı ki, kimse kendisine el sürmeye kalkışmadı. Yabancı hiçbir engelle karşılaşmadan prensin bir metre yanından geçerken bütün odalardaki insanlar sanki tek bir vücutmuş gibi hareket ederek odaların ortasından duvarlara çekildiler.

Yabancı kendisini daha ilk başta diğerlerinden ayıran o ağır ve ciddi adımlarla mavi odadan mor odaya, mor odadan yeşile, yeşilden turuncuya, turuncudan beyaza ve oradan menekşeye geçti tek bir el bile kendisini durdurmak için uzanamadan. İşte tam bu anda kendi bir anlık korkaklığından utanan ve öfkeden çılgına dönmüş olan Prens Prospero altı odanın içinden koşar adımlarla geçmeye başladığında herkesin üzerine çöken o ölümcül korku nedeniyle ardından kimse gelmemişti. Prens hançerini çekmiş olarak uzaklaşmakta olan yabancının bir iki metre yakınına kadar geldi. Yabancı kadife odanın girişine vardığı anda birden dönüp kendisini kovalayan prense baktı. Tiz bir çığlık duyuldu ve hançer parıltılar çıkararak kara halıya düştü ve hemen ardından Prens Prospero’nun ölüsü hançerin üstüne devrildi. O zaman umutsuzluğun verdiği çılgın cesaretle o dakikaya kadar çılgıncasına eğlenen insanlar abanoz saatin gölgesinde dimdik duran yabancının üstüne atıldılar ve öylesine kaba bir hareketle ele geçirdikleri ölüm maskesiyle kefenin ardında elle tutulabilir bir şey olmadığını görerek tarif edilemez bir dehşete kapıldılar.

Kızıl Ölümün varlığı artık kabul edilmişti. Gece bir hırsız gibi gelmişti aralarına. Ve saraylılar eğlencelerin kanlı salonlarında birer birer yere yığılıp her biri düştüğü şekilde öldüler. Ve onların sonuncularıyla birlikte abanoz ağacın yaşamı da tükendi. Mangallardaki alevler söndü. Ve Karanlık ve Çürümüşlük ve Kızıl Ölüm hepsini o sınırsız boyunduruğu altına aldı.


CEVAP VER

Yorum girişi yapınız.
Adınızı girin