
Hayatım, makası bozulmuş raylar üzerinde giden freni patlamış tren gibidir. Ne zaman nereye gideceğim hiç belli olmamıştır. Bu yüzden düzensiz dedikleri hayat tarzı akciğer kanseri olan bir hasta gibi yapıştı kaderime.
Üniversiteden döndükten sonra bir çok eşyam kayıptı. Çocukluğuma ait hatıralar, çocukluk aşkımın mektubu, ilk alınan Fenerbahçe formam, yazdığım ilk yazılar/şiirler, sigaraya başladığım ilk paket (Captain Black) ve daha nice anı… Maalesef ki bunların hiçbiri yok. Hayatımın belirli bir bölümü yok olmuş gibi hep bir yarası vardır içimde bu düzensizliğin.
Günlerden, düzenin getirmiş olduğu ve bizim de zorla devam etmemizin istendiği köleliğin günümüzce söylenmiş adı ‘İş hayatı!’ . Ve bu salakça düzen de hayatımızı çaldıkları yetmiyormuş gibi bir de üzerine mükâfat verircesine izin günü denilen, insanoğlunun 5-6 gününü 1-2 güne endeksleyip bütün yorgunluğunu atması için verilen gün/günler mevcut. Bütün bir haftanın yorgunluğunu 1-2 güne sığdırıp ona da izin günü dedikleri, o gündeydim.
Kulaklarım uykudan uyanır uyanmaz her zaman olduğu gibi Müslüm Gürses’in sesiyle kendine geldi. Ve sigarayı yaktığımda başucumda yaprakları sararmış, ezilmiş-büzülmüş, kara kaplı bir defter çarptı gözüme. Eski bir dostu gördüğünüzde gözlerinizi kırpar anımsamaya çalışırsınız ya aynen o ifade vardı yüzümde. 2011-2014 yılları arasında şiirlerimi yazdığım defter!
Babasının omzunda ilk defa maça giden çocuk, gözleri görmeyen birinin ilk defa gökyüzünü görmesi gibi sevinmiştim. Açmadım. Hemen hazırlandım, metroya doğru yola koyuldum. 4-5 bira alıp Kadıköy sahilde o ‘berbat şiirleri’ okuyup geçmişe gidip tebessüm etmek istiyordum.
Metroya bindim. Düşünceli suratlar, insanları yargılarcasına bakan gözler arasından sıyrılıp köşeye geçtim. Ve çevreme bakınırken bir yandan da elimde duran sararmış kara kaplı defteri açmamak için kendimi zor tutuyordum.
Önümde bir çift vardı. Kadın erkeğe aşk dolu, erkek ise kadınına geleceğine bakıyormuşcasına birbirlerine sarılmışlardı. Defteri açtım, birbirine yapışmış sayfalar arasında karşıma çıkan ilk şiir:
‘Seni gördüğümde,
Eski Türk filmi izler gibi oluyorum kadın!
Hem şapşalcasına bir gülümseme,
Hem de göz yaşı süzülür yanaklarımdan…’
YTD/2012
2012 yılında yazdığım bir şiir. Ve o şiirin hakkını veren bir çift! Her zaman söylediğim bir kelam vardır. ‘Yaşamayan yazamaz.’ Ben yaşadıklarımı/yaşananları yazıyorum. O dönemde mütemadiyen o çift bendim.
Bu olay hoşuma gitmişti. Kendi kendime oyun oynar gibi bir şiir seçiyordum ve metroda o kişi üzerine o şiiri yapıştırıyordum. Senin şiirin artık bu!
O sırada Sağmalcılar durağında üstü ıslanan biri bindi metroya. Biner binmez kulaklığını çıkarttı, kulağına taktı, şarkısını açtı ve kafasını cama yasladı. Uzaklara gözünü dikmişti. Mütemadiyen arabesk dinliyordu ve aşk acısı çekiyordu. Her halinden belliydi. Hemen sararmış sayfaları arşınlamaya başladım. Ve o gence de bir şiir yapıştırdım!
‘‘Toprağın yağmura sevdası aynı zamanda yağmurun toprağa
Ve etrafa yayılan o şahane koku, çağrıştırır hasreti!
Fakat fazlası olursa bu sevdanın..
Her tarafımız çamur olur.’’
YTD/2013
Çamura batmaya başlayan bir genç. Sevdadandır belki. Bilemeyiz. Lakin hüzne boğulmuştum bir anda. Sevda çamurundan çıksa bile, paçasına kadar batmıştı. Ömür boyu prangaydı artık ona o sevda. Derken prangalı birine gözüm ilişti. 30’una merdiven dayamış, saçlarının yanlarına aklar düşmüş, saçları dökülmüş, sakalları karmakarışık, üstündeki giysiler eskimiş bir adam!
Hayatının tadı tuzu kalmamış gibi bakışları vardı. Gelecek durakta Azrail bulsa adamı ‘Hoş geldin, sefa geldin’ diyecek gibi bir hali vardı. Ölüm onun kurtuluşuydu sanki, omuzlarında o yük vardı adamın. Açtım kara kadere mahkum olan kişilere, şiir hediye ettiğim kara defteri!
‘Hayatımın tadı tuzu kalmadı sanırsam…
Fonda Neşet Ertaş, ağzımda sigara,
Epey oldu, tuzlu, yosunlu deniz kokusuna içime çekmeyeli…
Sevemiyorum artık, ekmeği tuza da banamıyorum zaten!
Sağlığım da kötüye gidiyormuş.
Doktor tuzu yasakladı.
Sanki hayatımda çok şeye dikkat ediyormuşum gibi…
Belki dünya tuzdan ibaret doktor?
Güneş eritse denizleri, okyanusları… Çekilse sular anavatanından…
Toprak anaya kavuşmaz mı tuz? Yakmaz mı dünyanın katman altını?
Peki hiç tuz olmasaydı? Kalır mı hayatın anlamı? Veyahut tadı?
Kararında seveceksin tuzu…
Çok fazlası sağlığa
Çok azı ise tat bırakmaz hayatında, eksik kalırsın…
Ama ne edersin?
Kaybetmemizin sebebi, fazlaca sevmemiz değil mi?’
Y.T.D /2014
Defteri kapattım. Açmayacaktım. Her oyunda üç hakkın vardır. Sonra yanarsın! Ben de şiir oyununda yandım! Sahile geçtim. Bir bira içtim, sigaramı yaktım, kafamda saçma salak düşünceler vardı. Müslüm Baba dinlemem gerek dedim kendi kendime. Müslüm Baba’dan “Sende Kalmış” şarkısını açtım. Gözümü kapattım. Ciğerimi yakana kadar yosun kokusunu çektim içime. Aklıma Sadri Alışık filmleri geldi. Ulan dedim kendi kendime… ‘Bu da mı gol değil?’ Paçamızdan atamayacak mıyız bu çamuru?
Şiir yazınca dünya güzelleşir mi? Bilmiyorum. Ama şiir yazanların ya kafaları güzeldir ya yürekleri…
‘Şiirler hayal gibidir.
Dokunamazsın, koklayamazsın, öpemezsin…
Bu yüzden içer, hayal kurup, şiir yazarsın…
Yüreğine dokunur da yüreklere dokunmaz…
Y.T.D/ 2013- Mart








































