Gece Modu

Söylenti Dergi olarak yeni bir oluşuma imza atıyoruz! Katılmak istersen yukarıdaki resme tıkla; öykü, şiir, deneme, inceleme, çeviri, çizim ve röportajlar ile bize katkı sağla!



Göçmenler üzerine yerleşik toplum tarafından üretilen bakış açısı, bir kimlik algılaması üzerinden gelişmektedir. Bu kimlik algısı son dönemlere doğru gittikçe etnik ya da dinsel kimlikler ve görünümlere, yaşam tarzlarındaki farklılıklara ve benlik duygusunun manipülasyonuna dayanan bireysel kimlik anlayışı olarak gelişmiştir (Alpman 2018, 4-5). Göçmen ve mültecilere eklenen kimlikler birkaç safhadan geçmektedirler. Öncelikle etnik kökenleri onları mutlak bir misafir rolüne sokuyor. Bu davetsiz misafirleri tanımıyoruz, onlarla daha önceden karşılaşmadık ve dolayısıyla onların hareketlerini okuyamıyoruz, hareketlerini okuyamadığımız için Goffman’ın benlik sunumu teorisine uygun olarak bir karşılık da veremiyoruz (Bauman 2018). Bu da yerleşik halkta onlara karşı bir korku ve kaygı oluşturuyor. Daha iletişimin en başında yaşanan bu hastalıklı zeminde gerçekleşecek bir suçun, bir milli hasarın ulus-devletteki başlıca sorumluları bu yabancılar olarak görülecektir. Onlar Ankara’da 7. Cadde’de karnımız tok yürürken kendi konumumuzun kırılganlığını, tutunamama ihtimalini hatırlatan, “kötü son yakın” çığırtkanlığı yapan insanlar olarak algılanıyor (Bauman 2018). Dahası, bu insanların göz önünde bulunanlarının yoksulluk sınırının altında yaşamaları daha sonra onlara yeni bir tanım daha veriyor: Sokaklarda sayıları kontrolsüzce artan dilenciler. Artık bundan sonra dış görünüşünden önce etnik kimliğini çıkardığımız bir insanın gelip bizden bilmediğimiz bir dilde, dünyanın en acı hallerini hatırlatan ses tonuyla karnını doyurabilmek için para isteyeceği öngörüsüyle ne kadar yoksul da olsak astına kötü davranan üst rolüne sokuyor. Veya bir diğer ihtimalde ise artık gitgide yaygınlaşan bu rol tanımıyla, dış görünümünün kirliliğinden ötürü bir insana etnik kimlik olarak “Suriyeli” denmesiyle onun dilenci olması aynı seviyeye geliyor. Yani artık bir dilenciye de “Suriyeli” deniyor ancak etnik kimliğinin Türk ya da Suriyeli oluşu bunu değiştirmiyor. Onlar dindar camia tarafından “kardeş” ilan edilen, oligarklar tarafından “ucuz iş gücü” olarak sevilen, yaygın ve katışık kitle tarafından ise “huzur bozan” olarak ilan edilen yabancılardır. Önceleri rolleri tanımlanamazken, şimdilerde ise büyük bir karmaşa ve dilencilikle anılıp her yerde ona göre muameleye tabi tutuluyorlar.

Yatırımı kendimize yapmamızı artık bir ahlaki sorumluluk olarak yine kendi omuzlarımıza yükleyen konfor ve tüketim kültürü, bizi diğerlerine karşı duyarsızlaştırıyor. Buna yaygın olarak devam eden sağlıklı beslenme, kişi ilişkilerinde kendi tercihlerini ön plana koyma, dış görünüşe dikkat etme, estetik yaptırma gibi şeyleri de eklediğimiz zaman toplumdaki bireylerin ahlaki sorumluluklarının ne olduğunu görebiliyoruz. Farzı misal, geçtiğimiz günlerde sosyal medyada bir oyuncunun estetik ameliyatını “glüten ve şekeri kesmekle” yani sağlıklı beslenip diyet yapmakla ifade ettiği bir paylaşım viral olmuştu. Bu paylaşım üzerinde gözlemci olarak beni alakadar eden ve yüz binlerce etkileşime sahip olan bir ifadenin artık ciddi manada bir norm, toplumun içinde gerçekleştirilmesi gereken bir iyi görünme, iyi olma sorumluluğunu kışkırtması. Bu sorumluluk ise ekonomik olarak karşılığını organik gıda, diyetisyen, terapi, vücut geliştirme salonu, vücut geliştirme ürünleri vb. birçok sektörde büyük bir artış olarak buluyor. Bu denli somut gerçekliğin içinde mültecileri görmezden gelme, onları görmek istememe hali vuku buluyor. Tıpkı çocukluk travmasını baskılama savunma mekanizmasıyla atlatmaya çalışan bir birey gibi, bizler de mülteci krizini artık baskıladığımız bir travma olarak görüyoruz. Toplumsal olarak bu hareketi sağlayan şeylerin başında ise saydığımız sektörlerin reklam, anlatı, gönderi alanlarında patlamaları ve gündelik sohbetleri de “kilo almışsın/vermişsin” şeklinde işgal etmeleriyle, kişiyi duyarsızlaştırıyor. Tıpkı televizyondaki soğuk gerçeklik gibi, artık enerjisini kendine yatıran ve bu yolda tüketmek için tüketen bireylerin oluşturduğu toplumda bu duyarsızlık (Jean Baudrillard 2017) kendini mülteci krizinde sıklıkla gösteriyor. Vitrin camlarında kendini görmek isteyen, bu uğurda kendine yatırım rekabetinde olan insanların huzurunu gerçekten kaçırabilecek olan yegane şeyi tüm kötü dünyanın, “Nike’ın giremediği ülke olan Suriye’den çıkıp gelen mülteciler” olarak tanımlanması ise kaçınılmaz. Bu yaklaşıma göre, bunları görmezden gelme hızıyla mültecilerin kötü bir hayat yaşama dereceleri aynı: Ne kadar kötüyse, o kadar çabuk görmezden gelinip yan masaya yolladığımız dilenciler.

Bir yandan da politize olan insanların tutumları daha farklıdır. Artık gerçeği kaybettiğimizi söyleyen Jean Baudrillard’a göre medya, elbette bu konuda üstün bir rol oynayarak insanların akıllarındaki gerçek imajını değiştirecek ve böylece atomlaşmış halde mülteciler hakkında farklı “gerçek”lere inanan camialar oluşacak, bu camialar farklı propaganda faaliyetleri yürütecek, olan ise mültecilere eklenen yeni politik kimlikler olacaktır. Gündelik hayatta kötülük posteri olan mülteciler ekonomik anlamda yerli ama bitiklerin öz saygısını milliyetçiliğe yaklaşarak kazanmasını sağlarken açlık sınırının üstündekilere kötü haber tellallığı yapacak, tüketim üzerinde yaşayanların duyarsızlaşmasına katkıda bulunacak, politik gruplar açısından ise farklı kimlikler atfedilerek metalaştırılacaklardır. Ekonomik mülteciler, eli kanlı düşman mülteciler, suçun kaynağı mülteciler, dilencilikle bütünleşen mülteciler/mültecilikle bütünleşen dilenciler, sevap kazanılması için gönderilen mülteciler, ülkenin büyüklüğünün temsili olarak kabul edilen yani flama olarak mülteciler… Artık onlar gündelik hayatta karşılıklı performans yayıcı veya bize anlattıkları şekilde performans sergileyen, bizim gibi insanlar değil, mikroskobik küçüklükte ancak milyonlarca sayıdaki maddelerdir. Bir diğer kolda ise yalnızca ortaya çıkan suçları ve gettolaşmayı anlatan kanallarda, mültecilerin işlediği suçlarda suçluyu, yerli halkın işlediği suçlarda kurbanı ifşa yoluna gidiliyor. Bu yöntem suç üzerinden insanları yeniden etiketliyor. Örneğin, iki mültecinin kavgası “kimseyi ilgilendirmez” iken karşıt gruplar arasında çıkan kavgaların herkesi ilgilendirmesi, haberleri takip eden insanların kafalarında şiddetin kökenine dair bir gerçek karmaşası yaratıyor. Bir de ellerine konuşma şansı verilen komplo teorisyenleri ya da köşe yazarlarını eklersek tüm bunlar “planlı” gerçekleştirilen saldırılar oluyor. Artık her alanda herkesin her ters giden “planlı, organize” demesiyse insanları gönderen anlamsızlığına boğuyor. İki uçta tepkiler görülüyor: Bunların ilki, paranoya diğeri ise mutlak duyarsızlık. Bir eşitsizliğin ve haksızlığın olduğu, sömürünün gerçekleştiği yerlerde yapılacak yayınların belgesel niteliğinde olup kapsayıcı olması gerekmektedir. En nihayetinde burada gerçek olanlar ve gerçek olmayanların sorgulanamazlığı yerleşik halkın zihninde açılan bir karmaşa ya da kör inanca sebep olmaktadır. Tüm bunlar, mülteci ve göçmenlere yapılan, onların istekleri ve görüşleri alınmaksızın, yalnızca haberleri aktaran ya da propaganda yapmak üzere hedef seçen insanlar tarafından anlatılmaktadır. Öyle ki, bazı bölgelerde insanlar televizyonda gördükleri kurtarılma ve mülteci botunun batma sahnelerini bir film duyarsızlığında izlemeye başlamaktadır. Çünkü dışarıda böyle bir şeyle rastlaşmadıkça, bunlar yalnızca televizyonda yaşanıyordur. Peki, onların gözlerinden tüm bu olanlar nasıl yorumlanmakta?

Neredeyse kimsenin umrunda olmayan bir soru bu. Neredeyse hiçbir canlı görüntüsü olmayan bir soru. Bu sorunun yanıtlanamazlığı, mültecilerin kimliklerinin kendi benlikleriyle hiç bütünleşme şansı tanınmadan yapıştırılması, sosyal psikolog George Herbert Mead’in benlik kavramına terstir ve bu onları biz ve ötekiler olarak ayrım yapabilen insanlar olarak değil, yalnızca öteki olan objeler olarak yalnız bırakmaktadır. Ellerinde imkan olan ve aynı yerlerden gelen göçmenlerin ve mültecilerin bile bu soruyu sordurmak yönünde elle tutulur bir çaba göstermemelerinden çıkarılabilecek sonuç ise şudur: Bu kimlikler öyle tek taraflı veriliyor ki, kimlikten çok bir fiyat etiketine benziyor ve insanların benliklerini toplum tarafından yok saydığı için, kimse aynı tehditle karşı karşıya kalmak istemiyor. Kendi yoldaşlarını anlatmak yerine, diyalog şansını sıfırın altına indirerek duyarsız topluma katılan, kendine yatırım yapan bireylere dönüşüyorlar. Mülteciliğin ve göçmenliğin oluşturduğu vitrinin ve yapıştırılan kimliğin derecesi bir insan olmaktan uzakta. Zygmunt Bauman’ın Retrotpya’da ifade ettiği şekilde diyalog şansı bu şekilde devam ederse, sonuç hiçbir kitle tarafından olumlu olmayacaktır.

 

Kaynakça
Alpman, Polat S. «Sosyal Teorinin Konusu Olarak Kimlik: Sosyal İnşacı Yaklaşım.» Sosyoloji Araştırmaları Dergisi, 2018: 1-28.

Zygmunt Bauman, Çeviren: Emre Baca. Kapımızdaki Yabancılar. İstanbul: Ayrıntı Yayınları,  2018.

Jean Baudrillard, Çeviren: Oğuz Adanır. Simülakrlar ve Simülasyon. İstanbul: Doğu-Batı, 2017.

Bauman, Zygmund. Retrotopia. London: Polity, 2017.

Goffman, Erving. The Presentation of Self in Everyday Life. Random House, 1956.

CEVAP VER

Yorum girişi yapınız.
Adınızı girin