Kaos ve Sanat

İnsanlık tarihi açısından büyük olaylar ve düşüncelerin gelişmesine tanıklık eden 20. yüzyıl, olması gerektiği üzere bu vakalarla dönemin sanatını da etkilemişti. Bu önemli düşünce tatbiklerinden bazıları Atom Çağı’nın başlangıcı, Varoluşculuk, Psikanaliz ve avangard düşünce vb. olarak sayılabilir. 

Bu düşünce sistemleriyle birlikte büyük olaylara da tanıklık ediliyordu: 1917 Ekim Devrimi, 1918 yılında biten Birinci Dünya Savaşı, İtalya’da 1920’lerde Benito Mussolini’nin faşist partisinin iktidar yürüyüşü, 1933’de Almanya’da Nazizm’in gücü ele geçirmesi, 1930’lar boyunca etkisi süren Amerika Birleşik Devletleri’ndeki büyük ekonomik resesyon ve tüm bunların sonunda gelmesi kaçınılmaz gibi görünen İkinci Dünya Savaşı… Bu olgular zincirinin dahil olduğu süreç aynı zamanda önemli sanatsal gelişmelerin meydana gelmesiyle eşzamanlıdır ve böylelikle, sanatçılar çevrelerindeki ve dünyadaki büyük değişim ve dönüşümlere, kendi tarzlarıyla tepki göstermişlerdir. 

Birinci Dünya Savaşı öncesinde ve sürecinde Fütürizm ve Dadaizm gibi avangard akımların etkisinin aksine, savaş sonrası bu akımların yerine Klasisizm, soyut resim ve ironinin yeni biçimlerinin denenmeye başladığı görülür. Bu yazıda, özellikli olarak bu önemli dönüşüm ve değişim süreci içerisinde gelişen konu ve formlara karşı kısa bir bakış getirmeye çalışacağız. 

 

- Advertisement -

OTTO DIX VE YENİ NESNELLİK

Birinci dünya Savaşı sonrası Almanya‘da George Grosz ve Otto Dix tarafından başlatılan ve 1930-40’lara kadar devam eden bir dışa vurumcu akımdır. Gerçekçi bir tarz ile iğneleyici ve sosyal eleştiri niteliği taşıyan bir akım olarak ayırt edilir.

İngiltere ve Fransa’da felsefe ve psikanaliz alanındaki entelektüel gelişmeler, bireysel varoluş konusunda önemli ve devrimci gelişmelere önayak olmuştur. Bu yaklaşımlar Otto Dix, Alberto Giacometti ve Pablo Picasso gibi sanatçıların işlerinde açıkça görülebilir. Sanatçılar, işlerinde bireysel ve evrensel ölçekte insanlığa dair detayları işlemiştir. Bu Otto Dix’in çalışmalarına yakından bakılarak da görülebilir. 

Otto Dix, Dr.Mayer-Hermann

Berlin, 1926

 

Heykel alanında Alberto Giacometti’nin ‘İşaret Eden Adam’ çalışmasına bakılmalıdır. Heykeltıraşın çalışması İkinci Dünya Savaşı sonrasında, Paris’te yaşarken üretilmiştir. Giacometti’nin işlerinde varoluşculuk etkisi açıkça görülebilmektedir ve bunu gerekçelendirme adına yaşamına bakıldığında Jean-Paul Sartre, Simone de Beauvoir ve Samuel Beckett gibi önemli yazar, sanatçı ve felsefecilerle arkadaşlık ettiği görülür.

Varoluşculuk; iki savaş arası ve İkinci Dünya Savaşı sonrası süreçte ‘bireysellik krizi’ olarak tanımlanabilecek bir zeminde ortaya çıkmıştı ve entelektüeller, modern kent yaşamı içerisinde gittikçe artan ölçüde bireyin izole edilmesi konusu da dahil, birey ve dış dünya arasındaki ilişkisellikle ilgilenmekteydi. Giacometti, her ne kadar kendisini bir varoluşçu olarak nitelendirmese de birçok çalışması bu bağlamda değerlendirilmiş ve varoluşçuluk üzerinden okunmuştur.

İşaret Eden Adam, 1947

 

EKİM DEVRİMİ VE YENİ KÜLTÜR

Bu süreçteki ve halihazırda en önemli gelişmelerden birisi de savaş dönemlerinde insanların göçmeleri ve ülkelerine gelen göçmenlerdir. 20. yüzyılın ilk yarısında ulaşım teknolojisinde yaşanan gelişmelerle birlikte aralarında sanatçıların da yer aldığı insanlar belirli noktalara daha hızlı seyahat etme olasılığına sahip olmuş ve böylelikle hızlı gelişen bir kültürel etkileşime girmişlerdir. 

Diğer taraftan bu döneme damgasını vuran en önemli siyasal ve kültürel değişimlerden biri de Ekim Devrimi olmuş ve bu devrim sürecine kendiliğinden katılan sanatçılar da olmuştur.  Komünist Partisi üyesi Gustav G. Klutsis de, Ekim Devrimine katılanlar arasında yer almıştır. Yapılandırmacı avangardın büyük bir üyesi olan Klutsis’in 1929 yılında tasarladığı ‘Ulaşımın Gelişmesi, Beş Yıllık Kalkınma Planı’ çalışması Devlet Basım Evi’nde çalışırken basılmıştı ve poster, Büyük lider Joseph Stalin’in beş yıllık kalkınma planının ilerleme mesajlarını içermekteydi.

Gustav G. Klutsis –  The Development of Transportation, The Five-Year Plan 1929

 

NAZİZM’İN AŞAĞILADIĞI SANAT

Bütün bunların yanı sıra, sözü edilen dönemde Almanya’da neler yaşanıyordu peki? Birinci Dünya Savaşı’na katılan Max Beckmann’ın çalışmaları müzeler ve koleksiyoncular tarafından ilgiyle karşılanıyor ve satın alınıyordu. Fakat 1933 yılında Nazi Partisi’nin iktidara gelmesiyle birlikte Beckmann, Dix ve daha birçok önemli sanatçının çalışmaları müzelerden kaldırıldı. Sanatçının çalışmaları 1937’de Almanya’da Dejenere Sanat (Entartete Kunst) sergisine dahil edildi, zira bu dönemde sanatçıların farklı ve yoğun sanatsal edimlerine rağmen, toplumsal ve politik olgular sanatçıların yaşamlarını ve çalışma imkanlarını etkilemeye başlamıştı. Adı geçen sergi, 1937 yılında Münih’te ilk kez düzenlendiğinde, Nazizm’in müzelerden kaldırdığı 1600 sanat eserinden ancak 600’ü sergilendi ve çalışmaların çoğu George Grosz, Vasily Kandinsky ve Marc Chagall gibi öncü, tanınan ya da gelecek vaat eden avangard sanatçılara aitti. Rejimin amacı sanat olarak kabul etmediklerini kamuya göstermek ve halkın da dalga geçmesini sağlamaktı. Aslında bu çalışmaların çoğu, Almanya’da sergilendikten sonra yok edildi! Hemen ardından, sanatçılara üç seçenek bırakıldı: Ülkeyi terk etmeleri, sanat üretimlerinde kökten bir değişikliğe gitmeleri ya da yaratıcı üretimde bulunmayı bırakmaları… 

Peki göç konusu başka nasıl değerlendirilebilir?

KUZEYE GÖÇEN ESKİ KÖLELER

Jacob Lawrence’ın Afro-Amerikalılar’ın güneyden kuzeye kitlesel göçlerini gösteren ‘Göç Serileri’ çalışması, bu tarjik öykünün görsel anlatısı olarak değerlendirilebilir. 1900-1930 yılları arasında yaşanan bu seri göçlerin ortaya çıkışına şaşmamak gerekiyor, zira sadece Lawrence ailesi bile Atlantic City, New Jersey, Philadelphia ve New York’ta sonlanan bir yer değiştirme süresi yaşamak zorunda kalmıştır. Bu açıdan bakıldığında ailenin ve bu trajediye maruz kalanların öykülerinin, Lawrence’ın çalışmalarına bütün gerçekliğiyle yansıdığı ve Lawrence’ın da tüm bunları ustaca ilettiği görülebilir.

Irk ayrımcılığının, yoksulluğun ve yoksunluğun sonucunda ortaya çıkan bu güneyden kuzeye göç ile birlikte sanatçı, hikayesi anlatılamayanların bireysel öykülerini görünür kılmıştır. Böylelikle 1930’lar ve 1940’larda Harlem’de şairler, yazarlar ve sanatçıların bir araya geldiği sürecin bir parçası olarak Lawrence, zamanında kültürel ve politik aktivitelerin içerisinde yer almaktadır.

Jacob Lawrence, Göç Serisi

 

Birinci Dünya Savaşı öncesi, süreci ve sonrasında gelişen avangard sanat pratikleri, klasik temsil araçlarını sorguluyordu. Fakat sonrasında bu temsil araçlarının aktüel politik ve toplumsal gerçeklikleri yansıtma konusunda yetersiz kaldığını düşünen sanatçılar, yeni üretim biçimlerine yönelmiştir. Bu konuda Fernand Leger önemli bir örnektir, önceleri kentlerin, insanların ve nesnelerin görüntülerini geometrik biçim ve canlı renklerle bir araya getiren sanatçının stili, ‘Üç Kadın’ resminde görüldüğü gibi farklı bir döneme girmiştir.

Fernand Leger, Üç Kadın

Sonuçta savaş sürecinde Amerika ve Avrupa’da sanatçıların konularına bakışları ve tarzları birçok faktör tarafından etkilenmiş ve değişmişti. Savaşın yarattığı yıkım, kent ve kırsal alanlardaki sanayileşme, sanayileşmenin meydana getirdiği birey ve bu bireyin yeni kent içerisindeki yalnızlığı bu olgulardan sadece birkaçıdır. Sanatçılar resim, fotoğraf, baskı, çizim ve birçok farklı üretim tekniğiyle savaş ve sanayinin yarattığı yeni konu ve biçimleri ele almışlardır. İkinci Dünya Savaşı da etkileriyle aynı süreci yaşatacaktır.

K: Kaos ve Sanat; Arapoğlu, Fırat.
Artam Global Art & Design

Yorum Yap

Yorum girişi yapınız.
Adınızı girin

Must Read

Tezer Özlü – Yaşamın Ucuna Yolculuk

  Bu kitap, yazarın Almanca kaleme aldığı "Auf dem Spur Eines Selbsmords" (Bir İntiharın İzinde) adıyla 1983 Marburg Yazın Ödülü'nü alan metnin Türkçesidir. Bu kitap...