
Şanssızlığım ben daha doğmamışken başlamıştı. Annem ve babamın ikinci çocuğu olarak dünyaya geldiğimde henüz 7 aylıktım. Annem ve babam arasında Rh farklılığı vardı. Yani annemin kan grubu Rh(-) babamınki Rh(+) idi. Ben ise Rh(+) kan grupluydum. Kısacası bende kan uyuşmazlığı vardı. Ailemin ikinci çocuğu olduğum için bu durum gözden kaçmıştı. Halbuki ben daha anne karnındayken bir iğne ile çözülebilirdi.
Ben doğduğumda bu çocuk fazla yaşamaz demişler, daha da ileri giderek daha gençsiniz bir tane daha yaparsınız bile demişler. Ailem bu lafı duyunca daha da üstüme düşmüş, yaşamaz denen beni, sağlığına kavuşturup büyütmüşler.
Hayatımdaki ilk mücadelem buydu. Yani hayatta kalıp kalmama mücadelesiydi. Beni, bir adamla kadının sevgisi hayata tutundurmuştu. İlk nefesim son nefesime karışmak üzereyken bir çiftin inadı devreye girmişti. O günden itibaren adeta beni elleriyle beslemişler, tek çocuğunu şımartan bir aile gibi davranmışlardı.
Annemin anlattığı bu anılar bazen aklıma gelir. O gün ölmem gerekirdi diye düşünürüm. O gün erken ve normalden küçücük doğan ben, bilinçli bir birey olmadan, ölümün korkusuna kapılmadan, yaşadığı hayattan nefret etmeden, çevresindekileri hayal kırıklığına uğratmadan ölebilirdim. Yaşaması mucize olan bir bebek fazladan 35 yıl yaşamış daha ne olsun. Niye mi böyle diyorum? Bir hikayem var da onun için…
İlk hayal kırıklığım
Sene 1992, 11 yaşındayım. 5 yıl beraber okuduğum sınıftan 6. yılıma geçerken babamın işleri sebebiyle ayrılıyorum. Yani şehir değiştirmek zorunda kalıyoruz. Aynı zamanda alt komşumuz olan Ezgi durumu öğretmene anlatmış. Benim için bir veda partisi düzenlemişler. Eğlenmeyen tek kişi benim. Nasıl eğleneyim ki? Ezgi’den uzakta olma düşüncesi bile ürkütüyor beni. Hep beraber fotoğraf çektirdikten sonra dağılıyoruz. Ezgi’yle beraber eve doğru gidiyoruz. “Beni unutma tamam mı?” diyor. Ben ise yutkunduktan sonra ağlamaklı bir sesle “Unutmam.” diyorum. Ardından bana “Yalancı.” diyor. Ben ise daha fazla konuşamayacağımdan cevap veremiyorum. Tam evin önünde beni yanağımdan öpüyor. Hiçbir tepki vermiyorum. Ardından eve giriyorum. Annemle babama “Sizden nefret ediyorum.” dedikten sonra yatağıma atlayıp ağlıyorum.
İkinci hayal kırıklığım
Sene 1995, 14 yaşındayım. Çevreme zar zor adapte olduktan sonra bu sefer liseye başlayacağım için okul değiştireceğim. Lise sınavına girmişim ve çevremde tek benim sınavım kötü geçmiş. Ezgi ile hala mektuplaşıyoruz. Bana yalancı demişti ama olsun, ben onu hala unutmamıştım. Babam yeni gelmiş. Elinde bir zarf var. Ezgi’den geldiğini düşünerek hemen uzanıyorum zarfa ama babam “Sınavda ne yaptığın belli olacak şimdi.” diyor ve vermiyor zarfı. İçeriden annem duymuş demek ki hemen salona geliyor. Sonuç hüsrandı. Yapılabilecek en kötü puanlardan birini yapmıştım. Sonradan öğrenmiştim ki bütün arkadaşlarım bir yeri kazanmıştı. Yine yeni bir çevreye alışmak zorundaydım anlaşılan.
Üçüncü hayal kırıklığım
Sene 1997, 16 yaşındayım. Okulda hiç arkadaşı olmayan, hep tek başına dolaşan bir tipim. Kimse beni sevmiyor hatta nefret etme boyutunda bu. Okulda bir şey mi oldu, herkes benim üstüme atıyor suçu. Bir gün kimya dersindeyiz. Hoca bir şey için dışarı çıkıyor. Sınıfın haylaz çocuklarından biri kimyasalları karıştırıyor ve yangın çıkıyor. Kime sorsanız ben yapmışım. Müdür beni odasına çekip bir güzel dövüyor. Müdür yardımcısı zar zor elinden alıyor. Ardından ailem okula çağrıldıktan sonra okuldan atılıyorum. Bir okul değişikliği daha beni bekliyor.
Dördüncü hayal kırıklığım
Sene 1999, 18 yaşındayım. Liseyi öyle ya da böyle bitirmiş üniversite sınavına girmiş ve güzel bir yeri kazanmışım. Ailem ve çevremdekiler şaşkın. Kayıt gününde Ezgi ile karşılaşıyoruz. 2 senedir hiç mektuplaşmamışız. Karşılıklı gönderdiğimiz fotoğraflar sayesinde unutmamışız birbirimizi. Aynı yeri kazanmanın şaşkınlığıyla sohbet ediyoruz. Ardından biri yaklaşıyor. Uzun boylu, yakışıklı biri. “Ezgi, bu arkadaş kim?” diyor. O an anlıyorum durumu. Ezgi, “Bu bizim eski komşumuz. İlkokulu aynı sınıfta okuduk.” diyor. Şimdi mektupların neden kesildiği anlaşılıyor. Yaşadığım mutluluğun bir anda zehre dönüşmesi artık beni şaşırtmıyor.
İlk mutluluğum
Sene 2003, 22 yaşındayım. Bütün derslerimi vermiş, bitirme tezimi sunmak üzereyim. Bunu da atlattıktan sonra eve gideceğim. Evdeyim artık. Ezgi arıyor. Başta açmıyorum sonra tereddüt yaşamaya başlıyorum. Daha sonra ise açmaya karar veriyorum. “Sana geliyorum, müsait misin?” diyor. Başta kem küm ettikten sonra gelebileceğini söylüyorum. Kapıyı açtığımda direkt boynuma atlıyor. Aldatıldığını, çok kötü hissettiğini söylüyor. “11 yaşında seni unutmayacağımı söylemiştim. Unutmadım.” diyorum. İşte o gün ilişkimiz başlıyor. Bu ilişki bizi evliliğe kadar götüren bir ilişki olacak.
İkinci mutluluğum
Sene 2007, 26 yaşındayım. Ezgi ile evleneli 2 yıl oluyor. İlk çocuğumuza hamile kaldı. Aile içerisinde bir şölen havası var. Aileyi, eşi, dostu çağırmış kutlama yapacağız. Güzel konuşmalardan sonra tebrikleri teker teker kabul ediyoruz. İçimde inanılmaz bir mutluluk hissi var. Kötü geçen bütün gençlik yıllarımın acısını çıkartıyorum. Artık mutlu ve huzurlu olma zamanı diye iç geçiriyorum.
Üçüncü mutluluğum
Sene 2011, 30 yaşındayım. Ezgi ile 2. çocuğumuz yeni doğmuş. Hastaneye gelen yakınlarımızın tebriklerini bonus toplarmış gibi kabul ediyoruz. Artık mutsuzluk nedir unutmuşum. Hep iyi şeyler oluyor hayatımda. İnsan uyum sağlamaya çok alışkın bir canlı diye düşünüyorum. Hastaneden çıkıp evimize gidiyoruz.
Her şeyin sonu
Sene 2016, 35 yaşındayım. Mutlu ve neşeli bir piknikten sonra eve dönüyoruz. Çocuklar artık büyümüş, Ezgi ile ben orta yaştayız denebilecek yıllara gelmişiz. Araba kullanıyorum. Üzerimde tatlı bir yorgunluk var. Bir an önce eve gidip duşa girmek istiyorum. Otoyoldayken birden önüme ters yönden bir araç çıkıyor. Çarpmamak için frene basıp direksiyonu kıvırıyorum. Şarampole yuvarlanıyoruz.
Gözümü hastanede açıyorum. İlk sorduğum karım ve çocuklarım oluyor. Neyse ki “İyiler.” diyorlar. Bir nebze rahatlıyorum. Birkaç gün geçtikten sonra yürümeye çalışıyorum. Bütün hastaneyi dolaşıyorum ama karım ve çocuklarımı bulamıyorum. O an doktor gelip gerçeği anlatıyor bana. Çocuklarımı kaybettiğimi, eşimin ise komada olduğunu söylüyor. Dünyam adeta başıma yıkılıyor. Tepkisizlikten sonra kendimi yerlere atarak ağlıyorum. Yatıştırıcı iğne verip beni uyutuyorlar.
Şimdi anlıyor musunuz? Benim o gün daha bebekken, her şeyi berbat etmeden ölmem gerekiyordu.








































