Kahır Yahut Lânet Şiirleri’nden Bir Kesit

Efendim, şimdi Sakarya’ya buradan dört saate yakın bir yolculuk sürüyor. Bu yolun sebebi sorulacak olursa eğer, denmelidir ki: “Kaç dizelik derman kaldı dizlerinde?” Yoksa bilet pek de pahalı değil. Kendi tercihlerimizin çoğundan müteşekkil bu hayata karşı belki de bir tepkidir bu yaptığım. Yani kendime tepkiliyim aslında. Aksi koşullarda tepkili olduğum şey kaderin ta kendisi olacaktı.

Dizeler birer kuytudur ve ben doğuştan nemli bir hayat yaşıyorumdur aslında. Biraz ışıksız kalmıştır hayatım, kurumaya yüz tutmuş bir Çankaya ormanıdır, büyük büyük binalara diklenen ancak karşı koyamayan bir orman. Gri bir sis gibi üzerime çöken bu “İtirazım Var” hâlini delmenin belki tek mümkünü, bu çektiğim yoldur. Lânetli bir yazarım sanırım, o “les poétes maudits” (lanetli şairler) dediği Verlaine’ın.

Bu yolda biraz kuytularda kalan ve sözcükleri birer kuytuya çeviren büyük şair Hilmi Yavuz’dan bahsetmeli. Aksi takdirde yine acele acele boğazına kadar beyaza batan Bolu Dağları’nı aşmak zul gelecek. “‘Lânetli Şairler’e” denmek üzere başlıyor Lânet Şiirleri:

“dedim: ‘tenim camdır, can cam içre, o fanus-

- Advertisement -

ta gayb akşam oldu ve ben ebedi.”

Kırılgan, saydam ve buğulanan bir camdır tenim. Sık sık buğulanan bu camı ne kadar temizliyoruz ki canımızı görebilsinler? Aslımızı, içimizde yatan belki karanfili… Şair belki de bu camı sık sık temizleyendir, belki de şiir bu dış dünyayla kaplanan ve kişinin dışarıya karşı gösterdiği tepkilerle üzerine perde çektiği bu camı silen, bize canını gösterendir. Öyle ki akşam çöktüğü zaman bir sonsuzluk sandık bu yaşadığımız küçük fanustaki hayata benzeyen şeyi. Büyük bir kozmik aleme karşı duyulan bu geçici akşamın verdiği sonsuzluk hissiyle şair “ben”in ebediyet arayışına ulaşıyor.

Muavinin kafasının sol yanında iki çizik var, ayağı aksak ve konuşkan, samimi bir çocuk. Bu yolu dostuymuş gibi seyrettiği yüzünden anlaşılıyor, pek itirazı var gibi değil. Bolu’yu hiç gezmemiş, sadece durak yol üstünde olduğu için havasını içine çekiyor, gezilecek çok yer olduğunu biliyor ama neresi diye sorulduğunda cevaplayamıyor. Muavinin içinde bir karanfil yatıyor anlayacağınız, ancak yine belinden yırtık olan yeleği sanki içine işlemiş gibi. Fanusu hava alıyor gibi bir yerlerden, o yüzden yardım etme isteğinde belki de her yolcuya.

“Bir sara malûl, öylece kalakaldım

bir lânetle başbaşa.'”

Belki o da yol lânetiyle baş başa kalmıştır, otobüsün motoru her çalıştığında, belki bir nöbet gibi onu yollar tutmuştur. Hep gidecek ancak hiç varamayacaktır. Geri dönmekle yeniden gitmek arasında onun için bir fark kalmamıştır artık. Hayatı bir salınım halinde yaşıyordur. Ankara’ya indiğinde bulduğu anlamsızlıkla sakalını kaşıyordur, camdan bakıyordur bahçeye sık sık. Camdan bakıp önündeki ağacın tepesindeki yapraklarını asla dökmeyişini, ama kuruyuşunu izliyordur. Niçin orada olmak zorundadır mesela? Olduğu yer neyi daha anlamlı kılar ki, tüketmekten başka yaptığımız ne bu kaldığımız duraklarda? Bir anlam yükleyemediğimiz, tepeler ve binalarla, her boşluğa bir insan düşen kaldırım taşlarında neyi aradığını o da bilmiyordur. Ki karla kaplı tepelere bakıyor yolda, vadiler ilişiyor gözüne, biliyorum, sonra birden boş bir koltuğa oturuyor. Çünkü ne Sakarya’ya, ne Bolu’ya ne de Ankara’ya dönecek ya da gidecektir. Yoldur artık onunkisi, artık o yolu gayb sanacak. Artık o da lânetle baş başadır, dönmek tedavülden kalkmıştır artık ikimiz için de, benim için damarından kesilmiş bir bilettir, onun içinse aksayan ayağıyla ikramları dökmeden sunmak çabasıdır. Dökerse utanır ve suçu kaptana atar, haklıdır da. Suç onun değil.

“olsun! lânetliyiz, evet ne var ki bunda!”

Tüm ikramlar üstüme dökülüyor büyük fanusta. Hepsi. Ben onun ikram arabasını tutmaya çalışıyorum ayağımla ancak araba savruluyor. Bir an yine itiraz edecek gibi oluyorum ama sonra bir başka dize hatırlıyorum. Kabullensem mi, bilemiyorum. İçimden bir cevap bulamıyorum. Otobüs bir başka durağa yaklaşıyor ve ben aslında hiç inmemek üzere iniyorum otobüsten. Bir an zoruma gidiyor. Ne diyordu Hilmi Bey,

“yolcuyla yolu ayırma- ki onlar

gökle deniz gibi hep aynı bedende…”

 

 

Kaynakça

Yavuz, Hilmi. Lânet Şiirleri. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2017.

Yorum Yap

Yorum girişi yapınız.
Adınızı girin

Avatar
Onur Tuğrul Karabıçak
Ayırıcı sosyolojik tanı birimi.

Must Read

Tezer Özlü – Yaşamın Ucuna Yolculuk

  Bu kitap, yazarın Almanca kaleme aldığı "Auf dem Spur Eines Selbsmords" (Bir İntiharın İzinde) adıyla 1983 Marburg Yazın Ödülü'nü alan metnin Türkçesidir. Bu kitap...