İstanbul Sözleşmesi Neden Yaşatır?

Toplumumuzda özellikle son yıllarda artış gösteren kadına şiddet, geçtiğimiz günlerde içler acısı bir durumla yine ekranlara geldi. Vahşice katledilen kadınlar giderek artarken, sembolize hale gelmiş sayaçların sürekli artış gösterdiğini görmek mümkün. Kadın Hakları ve İnsan Hakları olmak üzere birçok örgütün sosyal medyadan destek alarak tekrar gündeme getirdiği İstanbul Sözleşmesi hakkında ne kadar bilgimiz var? İstanbul Sözleşmesi’nin kaldırılmak istenmesi ve “aile” kavramına zarar verdiği(?) konuşulurken biz şiddetin neresindeyiz? Her ne kadar sosyal platform desteği ile, maddelere dair fikrimiz olsa da içeriğini tam olarak bilmediğimiz bir “hak” konusunu sizler için ele aldık.

Öncelikle kısaca İstanbul Sözleşmesinden bahsedelim. İstanbul Sözleşmesi; 2011 yılında İstanbul’da gerçekleşerek Avrupa Konseyi Bakanlar Kurulu toplantısında gündeme getirilmiştir. İçeriğinin “mağdur” olmasından öte, özellikle kadın ve çocuğu temel alarak şiddeti önleme amacı taşımasıyla hukuki dayanağı olan bir belgedir. Sözleşmeyi onaylayan bir ülke olarak Türkiye, 1 Ağustos 2014 tarihinde resmen yürürlüğe sokmuştur. Tam bu noktada kulaktan dolma bilgiler şunu hatırlatacak; neden bu kaos?  Özellikle yaşadığımız toplumda geleneksel inanç ve tutumlarla kadına yüklenen rolün aşağılanması, ezilmesi ve sadece anneliğe indirgenmesiyle oluşan “erkek güç bağlamı” giderek kadın bireylerin yaşam alanlarını kısıtladı. Bir kadının saat kaçta evde olması gerektiği, ne giymesi gerektiği, eşine nasıl davranması gerektiği ve hatta kaç çocuk yapması gerektiği dahi politik bir konu oluştururken, kadın kavramı giderek ayaklar altına alındı. Bu süreç kız ve erkek çocuklarına “prens ile prenses” masalları ile anlatılırken, kadın-erkek eşitliği giderek yok sayıldı. İstanbul Sözleşmesi, tüm bu eşitsizliğin ve katliamın önüne geçebilecek bir yolken, fiilen uygulanma konusunda oluşan eksikler, ve geçtiğimiz günlerde İstanbul Sözleşmesi hakkında yeni kararlar konuşulurken, siyasetçiler İstanbul Sözleşmesi’nin “aile” kavramına zarar verdiğini belirtti. Mağdur ve toplum tarafından şiddete maruz bırakılan bireyleri koruyan sözleşme, cinsel yönelim ve cinsel kimlik unsurlarında toplum baskısı gören bireyleri koruma altına alırken, kimi isimler bunun feshedilebileceğini söyledi. Ev içi şiddet ile kadına yönelik şiddetin, fiziksel ve psikolojik alanlarda sık sık yapıldığı ve bunun belli inançsal boyutlara bağlanarak üzerinin kapatıldığı bir gerçekken, eski eş cinayetleri basın tarafından manipüle eden bir dille adlandırıldı. Nasıl mı? Aşk cinayeti, kıskandı öldürdü, namusuna laf getirmedi gibi toplum dilinin en alışık olduğu frekansa seslenen basın, kadın cinayetlerinde “gerçek bilgiyi kamuoyuna olduğu gibi anlatmak” sorumluluğunu yerine getiremedi. İstanbul Sözleşmesi, oluşturduğu yapısal formda önce toplum bilincini değiştirmek için başlatacağı çalışmalarla bu sürece ışık tutacakken, sırtından bıçaklanan, varile sokulan, gitar kutusuna sığdırılan, çocuğunun önünde  kurşuna dizilen ve “yansıtılmayan” daha nice hayatlarımız, herhangi bir bireyin anlık öfkesine, aşk mesajı altında eğitemediği karakterine, büyütemediği vicdanına kalmayacak.

- Advertisement -

İstanbul Sözleşmesi, kadına yönelik ve ev içi şiddette yoğunlaşırken kadın erkek fark etmeksizin şiddetin önlenmesini amaçlıyor. Yazılı belgenin Türkçe’ye çevirisinde belli hatalardan kaynaklı kullanılan kavramların aslı olmazken, şiddetin evli/bekar ya da partner durumuna karşı gösterilen unsurun engellenmesi ve korunmasını hedefliyor. Toplumun oluşturduğu “mülteci” kanısıyla, göç ile geldiği ülkede “yaşayabilmek için” zorla meydana getirilen cinsel ilişki, maddi çıkar beklentisi gibi çirkin ve insanlıktan uzak isteklerin önlenmesi, kadınların taraf devletin vatandaşı olmasa dahi korunması ve tüm dünyada “birey” olduklarının idrak edilebilmesi için oluşturulan bu yapı, ülkemizin en önemli sorunlarından biri daha olan “çocuk gelin” haline de çözüm getiriyor. Bireylerin reşit olmadan evlendirilmesi, doğum yapacak potansiyele geldiğinin fark edilmesi(?) ile birlikte oluşan bu cahil kanı, birçok genç kızın cinsel ilişki sebepli ölüm, doğum sebepli ölüm ve eş cinayetiyle doğrudan aynı çizgiyi oluşturuyor. Ayrıca, bahsedilen bütün bu suçları sadece işleyen kişinin değil, yardım ve yataklık eden kişinin de cezaya tabi tutulmasını vurgulayan sözleşme, yıllardır eşitlik algısını anlamayan, cinsiyet kavramını ötekileştiren ve şiddete indirgeyen tüm insanların yolunu kesecek bir hukuki işlemken, yapılmaması halinde kadınlar, çocuklar, hayatlar “öldürülmeye” devam ediyor. Kadının, en büyük rolünün sadece bir birey  olduğunu ve herhangi bir erkeğin korunmasına asla ihtiyaç duymadığını belirten yapıların tümü, kadın katliamlarına son buldurmak için üretiliyor. Saygının, sevginin ve eşitliğin yanında duran bir toplumun başka herhangi bir manevi değere bağlanmadan sadece vicdan ilişkisi ile hareket ettiği sürece engelleyecek bu içler acısı durumun, aynı zamanda erkek çocuk gelişimi ve birey eğitiminin önemine vurgu yapmakta fayda var. Çocuklarımız doğdukları andan itibaren belli renklerle bir kalıba sokulurken dahi eşitlik sağlanmayan bu durum ileri dönemde karakter bozukluğu ile devam ederken, cinayete gidiyor. Sosyal medya paylaşımlarında hakkını koruyan bireylerin karşıt düşünceye sahip diğer insanlar tarafından lince uğraması ve “cinsiyetçi dil” olarak nitelendirdiğimiz küfür ve argolara maruz kalması, dilde şiddetin en yerinde örneği olabilir. İstanbul Sözleşmesi için, belli kuruluşların nefret temelli yargılarda bulunmasıyla ortaya çıkan durum, eşitlik ve adaletten yana olması gereken her bireyin aslında belli vasıflar altında kendi bireysel ideolojilerini göstermeye çalıştığının kanıtı olmuştur. Kötü herhangi bir durum kadın bedeni üzerinden söylenmesi ve toplum ağzının bu şekilde oluşmasıyla kadın bireylere gösterilen saygı azalırken, kadın erkek eşitliğini savunan en önemli ideolojilerden biri Feminizm pek çok kişi tarafından yanlış bilinerek, maneviyat olgusuna anti bir inançmış gibi lanse ediliyor. İstanbul Sözleşmesi, şiddetin önlendiği ve yanlış toplum algısının düzeltilmeye gidildiği bir görev taşıyor. Cinsiyet, yaş, ırk ve yönelim fark etmeksizin şiddetin her türlü şekline karşı olan insanlar, sözleşmenin doğru uygulanması için fiilen ve sözlü protestolarda bulunuyor. Yanlış, eksik, cahillik, canilik ve psikolojik rahatsızlıklarla basitleştirilen ve yetersiz cezalara tabi tutulan cinayetlerin son bulunmasını istiyoruz. Yaşamak, yaşatmak ve arkamıza bakmadan yürümek istiyoruz. Telefonla konuşuyor numarası yapmadan, sürekli gözlerin üstünde olduğunu düşünmeden, eve geç saatte döneceğin zaman ölen kadınlarımız gibi bir sonun bizi beklemediğinden emin olmak istiyoruz. Zaten olması gerekenin, ödüllendirilmiş bir üslupla anlatılmasını değil, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde yer olan maddede olduğu gibi, özgürce ve yaşam hakkımız elimizden alınmadan yürümek istiyoruz. Anne, kız kardeş ya da abla olmak değil, önce sadece “kadın” olmak istiyoruz.

Ölmek istemeyen, melek olmayan, katledilen bütün kadınlar ve mağdurlar için yaşatacak ağaçlara su vermek istiyoruz.

İstanbul Sözleşmesi Yaşatır!

İstanbul Sözleşmesinin tam metnini okumak için tıklayınız.

Yorum Yap

Yorum girişi yapınız.
Adınızı girin

Must Read

57. Altın Portakal Film Festivali İçin Geri Sayım Başladı!

Antalya Büyükşehir Belediyesi tarafından 3-10 Ekim tarihleri arasında gerçekleştirilecek olan 57. Altın Portakal Film Festivali için geri sayım başladı. T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın...